21 Aralık 2016 Çarşamba

Ölüm Üzerine-Arthur Schopenhauer

Photo;Prashant Godbole


İnsanların çoğunun hayatı öylesine sefil, öylesine önemsizdir ki, öldükleri zaman herhangi bir şey kaybettikleri söylenemez.
Bu çeşit kimselerde, değerli bir nitelik taşıyan biricik yan,yani insanlığın genel özellikleri ise, onlar ölseler bile,
öteki insanlarda var olmaya devam eder.

Devamlılık, bireylerin değil, insanlığın bir özelliğidir. İnsana sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı, durmadan yaşayacağı için, en sonunda karakterinin değişmezliği ve sınırlı zekasından ötürü, öyle bir yeksenaklık duygusuna kapılacak ve öyle tiksinecekti ki, sonunda hiçliği tercih etmek zorunda kalacaktı.

Bireyin ruh ölümsüzlüğünü istemek, bir yanılgıyı sonsuz olarak tekrarlamayı istemekle birdir. Çünkü aslında her birey, özel bir yanılgı,zavallı bir şey ve varolmaması gereken bir varlıktır. Ve hayatın gerçek amacı, bizi bundan kurtarmaktır. Bunu açıkça gösteren şey, bir çok insanın, hatta bütün insanların, hayal ettikleri bir dünyada olsalar bile, mutluluğa ulaşamayacak bir biçimde yaratılmış olmasıdır.

Hayal ettikleri bu dünya, düşkünlük ve acıdan sıyrılmış olsa, can sıkıntısının avucuna düşecekler ve can sıkıntısından kaçabildikleri ölçüde de düşkünlüğe, acılara, sıkıntılara yeniden yöneleceklerdir. Demek ki, insanı daha iyi bir duruma ulaştırmak için, onu daha iyi bir dünyanın içine yerleştirmek yetmez; asıl yapılması gereken iş, onu tepeden tırnağa değiştirmek ve o ana kadar ne ise, artık öyle olmamasını sağlamaktır. Bütün hayat etkinliklerinin sona ermesi, bu etkinliği sürdüren gücün bir yük altında kurtuluşu gibi görünüyor. Ölülerin yüzlerinde görülen o yumuşak durulmuşluk, belki de bunu dile getirmektedir.

Köpeğinize bakın; ne kadar uysal, ne kadar uslu değil mi? Bu köpek, yeryüzüne gelene kadar, binlerce köpeğin ölüp gitmesi gerekti. Ama bu binlerce köpeğin ölümü, köpek ıdea’sına hiç dokunmadı bile. Bu ıdea, onların ölümleri ile kararmadı.

Köpeğinizin, sanki bugün dünyaya gelmiş gibi canlı ve diri olması ve hiçbir zaman ölüp gitmeyecek gibi görünmesi bundan ötürüdür. Onun gözlerinde, varlığında taşıdığı ölümsüz ilke yani archeus pırıldamaktadır.

Peki binlerce yıl içinde ölüm neyi ortadan kaldırdı? Ölüm köpeği ortadan kaldırmadı. Çünkü köpek, işte şurada gözlerinizin önünde ve kılına bile dokunulmamış halde duruyor. Ölümün yok ettiği şey, bilincimizin güçsüzlüğünün, ancak zaman içinde algılayabildiği biçimi ve gölgesidir onun.

Hayatın kısa rüyasına karşılık, sınırsız zamanın gecesi ne kadar uzun!

18 Aralık 2016 Pazar

Ne Gelir Elimizden İnsan Olmaktan Başka

Photo;Endre Friedmann



Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor
avuçlarım”
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
ayrıca
– Dört kişiyiz!
– Hayır on!.
– Bin kişiyiz!
– Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz
anlıyorum

– Üç karo!
– Pas diyorum!
– Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!
Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir
vuruşma!
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.

Edip Cansever


12 Temmuz 2016 Salı

İki Konu ve İki Sanatçı




Söz konusu sanatçı ve sanat olduğu zaman söylenecek çok şey vardır.

Anlamsız dünyamızda bir çok şeyi katlanabilir kılan en önemli etkenlerden biri kuşkusuz sanat. Ve doğal olarak sanatçılar da hangi dalda olursa olsun yaratıları ile nefes almamızı sağlayan en önemli kişiler. Sanat bir yerde kendini ifade etme aracı olduğundan sanatçıların yaratıları kendilerinden izler taşımakla beraber içinde yaşadığımız dünyamıza ait sorunlarında bir şekilde dışa vurumu.

Geçtiğimiz haziran ayı içerisinde ünlü İtalyan besteci ve piyanist Ludovico Einaudi Greenpeace'in davetiyle Kuzey Kutbu'na giderek kendisi için hazırlanan bir platformda Steinway piyanoda Kuzey Kutbu için özel olarak yazdığı  'Kuzey Kutbu İçin Ağıt' adlı eseri çaldı. Küresel ısınmanın ve bu bölge de petrol arama çalışmalarının doğal yaşamı ne denli zedelediğini kendi diliyle vurgulamaya çalıştı.

Gerçekten oldukça dokunaklı bir durum.Sonsuza kadar var olacağını düşündüğümüz bir çok şey söz konusu insan olduğu zaman bırakın sonsuzu normal sürecin bile kısalmasına etken olduğundan gelecek günler insan soyu için çok parlak olmamakla birlikte insanların büyük bir kısmı her şey yolundaymış gibi yaşamlarını sürdürmeye devam ediyor.

Müzikal anlamda Ludovico Einaudi çok değer verdiğim besteci ve piyanistlerden biridir.Günümüzün Mozart'ı olarak değerlendirenler de vardır. Klasik olarak başladığı müzik kariyerinde sonraları  pop, rock, halk ve dünya müziklerini içeren stillerde de çalışmalar yaparak deneysel ve klasik müziğin öncülerinden olmayı sürdürüyor.

Özellikle 19 haziran da Kuzey Kutbunda verdiği bu kişisel mücadele ile de topluma ve dünyaya karşı sorumluluklarını yerine getiren bir sanatçı olarak devleşmiştir.






Bir diğer sanatçı ise 1980 doğumlu Suriyeli sanatçı Tammam Azzam

Tammam Azzam Şam Üniversitesinde tamamladığı sanat eğitimini başarılı bir ressam ve grafik tasarımcısı olarak sürdürmektedir.

Küresel iklim değişikliği gibi onarılmaz yaralarımızdan bir tanesi de kuşkusuz savaşlar. Dışavurumcu kompozisyonları ile ülkesinde yaşanılan savaşın izlerini tüm dünyadaki gözlerin önüne farklı bir açıyla sunarken savaşın dehşetini sanatın içinden hissettirebilmesi ayrı bir yetenek olsa gerek. Tanınmış ressamların eserlerini kullanarak ülkesinde yaşanılan savaşın dehşetinin boyutlarını birleştirmesi kuşkusuz savaşın yok olmasını sağlamayacaktır ancak en azından bir kaç kişi de iz bırakacağı kesindir.

Temmuz ayının sıcak bu günlerinde Tammam Azzam'ın iç burkan görüntüleriyle birlikte Ludovico Einaudi'nin müziği birleştiğinde tınlayan ağıt, milyonlarca insanın ve mavi gezegenin  duymadığımız ağıtıdır da aynı zamanda...





27 Haziran 2016 Pazartesi

Hoşçakal Efsunlu Kent


Photo; Ara Güler


Bundan bir kaç ay önce hemen her taşı benim için değerli olan efsunlu kenttin hiç bilmediğim bir köşesine giderken minibüs şöförü ben inerken ; "abla belli ki sen yabancısın buralarda, dikkatli ol" demişti.

Doğup büyüdüğün bir şehrin yabancısı olmak...

Bir bıçak gibi kalbimi delip geçen bu cümle ister istemez onlarca soru sormama neden olmuştu.Sahi bir insanı bulunduğu yere yabancı kılan nedir? Ya da bir insanı veya bir yeri sana ait yapan nedir?

Adı benim için Efsunlu Kent olan bu ilde biraz tedirgin adımlarla yapmam gerekenleri yapmak için hızla yürümeye çalışırken düşünüyordum. Çevremde gördüklerim Efsunlu Kente ait hiç bir iz taşımazken bildiğim onlarca Anadolu kasabasından farklı değildi. Oysa ki her yerin kendine özgü bir ruhu varken, onun ruhu yok olmuş, içi boşaltılmış bir kent olarak sadece bir yalnızlıktı.

Beni bu şehre bağlayan o büyülü anları hatırlamaya çalıştım kendimi zorlayarak. Kişileri birbirine bağlayan ya da uzaklaştıran  anılar değil midir?

Bir gurbetçi çocuğu olarak Almanya'dan İstanbul'a ilk gelişimizi hatırladım. Sabun kokan şehrin yeşil serinliğinde annem abim ve benim için burçlarımızın olduğu bir kolye almıştı bizlere. Henüz annem kuyumcudayken nereden geldiğini hiç anlayamadığım bir çocuk koşar adımlarla bana yaklaşıp boynumdan zinciriyle birlikte alıp götürmüştü kolyemi.

Benim korkuyla karışık şaşkınlığım arasında olup biteni anlamaya çalışırken kendimi babaannemin evine kös kös dönerken hatırlıyorum. Adı gibi Çilek kokan  bu sokağın iki katlı ahşap evine girerken merdivenlerden çıkan gıcırtılar hala kulağımda. Şimdi bu sokak ta ne ahşap evler kaldı ne insanların o neşeli kahkahaları. Onların yerini iş merkezi ve gel vatandaşşşşş diye seslenen çığırtkanlar aldı.

Büyük babamın çalınan kolyemi unutmam için abimle beni elimizden tutarak az ilerimizdeki Yoğurtçu Parkına götürüşünü hatırladım sonra. Kocaman bir ormandı orası .Çocukların bisikletlerine binerek çılgın kahkahalar attığı bu alanda Amazon'da gibi hissederdik kendimizi.

Sonra kesin dönüş yaparak yerleştiğimiz Küçükyalı'da okulların tatil olmasıyla başlayan üç aylık büyük serüvenimizde sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra sokağa çıkışımız, acıktığımızda bostanlara dalarak yediğimiz domates ve salatalıkların tadını duyumsadım. Eğer çok sıcakladıysak az ilerimizdeki Çamlık Plajına doğru yol alır Marmara'nın serin sularında keyfimizi çıkarırken Bodrum, Marmaris vs. hiç bilmeden yüzmelerimiz aklıma geldi.

Eve dönüşlerimiz de bitkin olup, bahçedeki kuyu suyuyla bahçenin ortasında yıkandıktan sonra televizyon vs. olmayan hayatımızda radyodan gelen bazen konuşmaların, bazen melodilerin arasında en güzel uykularımıza dalardık.

Kış çok daha farklıydı. Kış boza demekti. Sokaktan geçen bozacının; "Bozacıııı" diye bağırmasını merakla beklerken dört mevsimdi yaşamımız.

Anılarımızı çaldılar bizden.

Anılarımızda kalan hiç bir şey yok artık. Üstelik öylesine hızlı bir değişim içerisinde ki Efsunlu Kent yeni anılar biriktiremiyor. Ve bir an geliyor iyi niyetle biri sana; "abla belliki sen yabancısın buralarda, dikkatli ol" diyebiliyor.

İnsanın şehrine yabancı olması kolay hazmedilemiyor.

Doğup büyüdüğün bir şehrin yabancısı olmuşsan eğer, hoşçakal demenin tamam zamanıdır.

O zaman hoşçakal en büyük aşkım ...

12 Haziran 2016 Pazar

Ne Kadar Özgürüz?

 Photo;Marcel Duchamp



Bugün Isaac Babel'in Kızıl Süvariler adlı öykü kitabını okurken bir taraftan da çok sevdiğim Dmitri Şostakoviç'in müziklerini dinliyordum. Şostakoviç için söylenecek çok şey var. Her şeyden önce onun eserlerindeki coşkuyu çok seviyorum. Ancak eserlerini bir kaç guruba ayırmak gerekiyor diye düşünüyorum. Stalin döneminde yaşamış bir besteci olarak özgürce yaptığı eserler ve baskıyla yaptığı eserler gibi öncelikle ikiye ayırabiliriz ve eserlerini arasındaki farklılıklar bu şekilde belki açıklanabilir.

O dönemde kurşuna dizilerek öldürülmüş bir sanatçı değildir ama Isaac Babel kurşuna dizilerek öldürülmüş bir yazardır.

Her şeyi bırakıp kitaplığıma doğru yürüdüm, aklımdaki her şeyi Eduardo Galeano çok sade bir şekilde açıklıyordu.

" Bu eskiden de söylendi,bugün de söyleniyor: içerden kudretlilerin dışardansa emperyalistlerin sürekli saldırılarına maruz kalan toplumsal devrimlerin özgürlük sunma gibi bir lüksleri olamaz

Ne var ki, Rus devriminin ilk zamanlarında, üstelik düşman saldırganlığının iç savaş ve yabancı istilasıyla doruk noktasına ulaştığı dönemde, yaratıcı enerjisinin çok daha özgürce tezahür ettiği görüldü.

Daha sonra, artık komünistlerin tüm ülkeyi kontrol ettikleri çok daha iyi zamanlarda, bürokrasi diktatörlüğü kendi tartışmasız gerçeğini dayattı ve çeşitli affedilmez sapkınlık olarak görüp lanetledi

Marc Chagall ve Wassily kandinsky gibi ressamlar ülkeyi terk ettiler ve bir daha geri dönmediler.

Şair Vladimir Mayakovski kalbine bir kurşun sıktı.

Diğer bir şair, Sergei Esenin , kendini astı.

Öykü yazarı Isaac Babel kurşuna dizildi.

Çıplak tiyatro sahneleriyle devrim yapmış olan Vsevolod Merhold da kurşuna dizildi.

Ve ilk baştaki devrim liderlerinden Nikolay Buharin , Grigori Zinoviev, ve Lev Kamenev kurşuna dizilirken , Kızıl Ordu'nun kurucusu Lev Troçki sürgünde katledildi.

İlk baştaki devrimcilerden hiçbiri kalmadı. Hepsi ortadan kaldırıldı: gömüldüler ya da sürgün edildiler. Kahramanlık fotoğraflarından silindiler ve tarih kitaplarından çıkarıldılar.

Devrim liderleri içinden en kötüsü tahta çıkarıldı.

Stalin kendisine gölge edenleri, hayır diyenleri, evet demeyenleri, bugün tehlike arz edenleri, yarın tehlike arz edecek olanları, bazılarını yaptıklarından ötürü, bazılarını yapacakları için cezalandırmak için ya da şüphelerden ötürü kurban etti.

Eduardo Galeano"



Okuduğumuz, dinlediğimiz, gördüğümüz, izlediğimiz hemen her şeyde başkalarının müdahaleleriyle gelişen bir serüvenin içerisinde olmak oldukça garip.

Düşünsenize, çok daha farklı yazılar okuyabilirdik, çok farklı müzikler dinleyebilirdik...

Eduardo Galeano Isaac Babel'i ise şöyle aktarmış;





"Isaac Babel yasaklı bir yazardı.

Şöyle diyordu;

- Ben, yeni bir tarz icat ettim : sessizlik.

1939 da tutuklandı.

Ertesi yıl yargılandı.

Duruşması yirmi dakika sürdü.

Devrimci gerçekliği çarpıtan küçük burjuva bakışının hakim olduğu kitaplar yazdığını itiraf etti.

Sovyet Devleti'ne karşı suçlar işlediğini itiraf etti.

Yabancı casuslarla konuştuğunu itiraf etti.

Yurt dışı seyahatlerinde Troçkistlerle görüştüğünü itiraf etti.

Yoldaş Stalin'i öldürmek için hazırlanan bir komplodan haberdar olduğunu ama bunu ihbar etmediğini itiraf etti.

Ülke düşmanlarının etkisi altında kaldığını itiraf etti.

İtiraf ettiği her şeyin uydurma olduğunu itiraf etti.

Aynı günün gecesi onu kurşuna dizdiler.

Karısı bunu on beş yıl sonra öğrendi.


Eduardo Galeano ( Aynalar-Sy 284 )"



İşin en tuhaf tarafı bu geçmişte de aynıydı bugün de de farklı bir biçimde aynı.

Geçmişte müzisyenler, ya da sanatçılar yaşamlarını sürdürebilmek için mutlaka Kralın ya da Kilisenin koruması altında olmak zorundaydı.

Hatta içlerinde başka ülkelerin vatandaşı olanlar bile vardır. Örneğin Alman olmasına rağmen George Frideric Handel vatanını terk ederek İngiltere'ye yerleşecek ve George adını alacaktır.

Buna benzer o kadar çok örnek vardır ki bunların arasından sıyrılanlar çok azdır.

Bugün dinlediğimiz klasik müziğe ait hemen hemen bütün eserler müzisyenlerin kendi özgür ortamlarının dışında ortaya çıkmıştır.

Tamamiyle özgür olsalardı farklı eserler duyabilirmiydik?

Bilemiyorum, her dönem kendi nesnel koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğinden bunu tartışmanın anlamsız olduğuna inananlardanım. Ama sanırım blues ya da jazz müziğini klasik müziğe tercih etmem bu müziklerin ortaya çıkışında kişilerin kendi özgür ruhlarını işe katmış olmalarıdır diyeceğim.

Emin olun, günümüzde de durum hiç farklı değil. Müzik sektöründe oluşmuş köşe başlarının istekleri doğrultusunda müzik dinlediğimizden emin olabilirsiniz.

Ya da kişisel çabalarıyla albüm çıkartmaya çalışan müzisyenleri ve onların konserlerini takip ederek müzikte özgürlüğün sınırlarının nereye kadar gidebileceğini görebilirsiniz.

Okuduklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz her ne kadar kendi irademizle seçimimiz gibi gözükse de genelde bizlere, bizleri hiç te düşünmeyerek sunulanlardır.

Bu yazıyı Şostakoviç'in Suite for Jazz Orchestra No. 2 olarak bilinen eseriyle kapatmakta fayda var.

Ancak bu eserle ilgili olarak ta minik bir açıklama yapılması gerekir.

Bestecinin yazmış olduğu caz süiti 1938 te Moskova radyosunda yayınlandığında bu bölüm yoktu.İkinci Dünya Savaşı sırasında bu bölüm kaybolmuştur ve ancak 1999 ta bulunmuştur.Bulunan notalar ise piyano notalarıdır.

Her filmiyle klasik bir eseri tam yerinde kullanan usta yönetmen Stanley Kubrick, bu valsi Eyes Wide Shut filminde kullanarak eserin bir kez daha ölümsüz olmasında etken bir rol oynamıştır.