30 Ekim 2011 Pazar

Aylardan Mayıs


Aylardan Mayıs

Garip bir ülke yaşadığımız topraklar...

Acıyla bezeli her toprağı ve bu yüzden zaten türkülerimizdeki minör tonların hakimiyeti...

Evde yankılan müzikle okuyorum gazeteleri ve ister istemez geçmişe bir yolculuk başlıyor .

6 Mayıs daima önem taşımıştır kendimi bildiğimden beri. Üç tane genç insanın bir darağacında son bulan nefeslerinin sonsuzluğa karıştığı bir gün bugün...

Küçücük bir çocukken bu dönemleri İstanbul'da yaşamak şansım mıydı yoksa şanssızlığım mı bilemiyorum.

1971 yılında evimizin çok yakınında bazı gençlerin Sibel i tutsak alarak sığındıkları Maltepe'deki evde olup bitenleri anlayamayan ben sadece bir konu da çok fena kırılmıştım.

Neden Sibel i tutsak aldılar ki?

Yine çocuk düşüncelerimle annemden habersiz o zaman diliminde caddeye çıkıyorum ve Sibel gibi kaçırılmayı bekliyorum ama kaçıran yok!

Hemen hergün haklarında bir sürü şeyler söyleniliyor, gazeteler boy boy fotoğraflarını basıyor ve onlardan dünyanın en kötü insanlarıymış gibi söz ediyorlar. Asla kötü olduklarına inanmıyorum nedendir bilinmez?....

Bu kaldıkları evden kaçmaya çalışırken polisle girdikleri çatışmada yaralı olarak ele geçiriliyorlar ve yine çok yakınımızda bir yere hapsediliyorlar ...

İstanbul da sıkıyönetim var hatta bir ara sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor ve İstanbul'daki tüm evler didik didik aranıyor.

Bir çocuk gözüyle tüm olup bitenler öylesine anlamsız ki...

Ama hayat devam ediyor ve bir bayram hangi bayram olduğunu hatırlamıyorum, Avrupa yakasında oturan akrabalarımızı ziyarete gideceğiz bu sebeple Bostancı tren istasyonundayız.

Tren geliyor, oldukça kalabalık ve ben hızla trenin açılıp kapanan kapısından içeriye giriyorum ama ailem kalabalıktan giremiyor ve kapı kapanıyor, annem dışarıda kapının penceresinden çırpınıyor, ne yapacağımı bilemiyorum tren hareket etmiş, yol alıyoruz...

Tüm trendeki kişiler korkmamamı söylüyor, ailen bundan sonraki trene binerler sen Haydarpaşa'da onları bekle diyenler oluyor.

Haydarpaşa garında tek başıma iniyorum ve insanlar vapura yetişmek için hareket ederken olduğum yerde etrafıma bakıyorum.

Haydarpaşa'nın her yerinde boy boy posterler var, bazı gençler aranıyor ve fotoğraflarının altına hiç hoş olmayan şeyler yazılmış, dünyanın en kötü insanları onlarmış gibi sözcükler...

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan adındaki arkadaşlarının serbest bırakılmasını istemek için yabancıları kaçırmışlar...

İyi yapmışlar diyorum içimden...

Ama onlar serbest bırakılmadığı gibi onlardan çok önce öldürülüyorlar ve İstanbul'da tüm gazeteler de onların öldürülmüş fotoğraflarının yayınlanmasını izliyoruz günlerce.

Ve 6 Mayıs'a gelindiğinde bu gerçekten üç fidan yok ediliyor, radyolar idam edildiklerini söylüyor, yine küçücük aklımla Haydarpaşa garında hissettiğim yalnızlığı hissediyorum radyoyu dinlerken...

Bugünkü Cumhuriyet gazetesinde Mete Akalın; Onat Kutlar'ın Denizler için yazdığı şiiri yayınlamış. Okurken boğazıma bir şeyler düğümleniyor minör tonların arasında okuyorum şiiri;

I

Ateş sardı kör yılanın gözünü
İspinoz kuşu da ötmez oldu
Kurudu evinizin önündeki asma
Ananızın kurduğu salçalar
Soğuyor kızgın güneşte ve örtüyor
Gözyaşlarının dinmeyen buzları
Sayısız köylerini yoksul doğunun

Yüzünüzün denizinde yapraklanan kan
Şimdi ölü suların dibine çöküyor
Kinin külrenkli örümcekleri
Seriyor suların ve şehirlerin
Üstüne unutuşun kefenini
Artık cellatlar sizi hatırlamıyor

Yalnız sessizliğin çınladığı
Avlunun taşlarından bir ses
Soruyor belirsiz zamanlarda
"Öldün mü oğul?"
Kim biliyor bu sorunun karşılığını
Ananız kapıları kapatıyor
Kapatıyor yollarını doğunun kan
Kanın kepengini beş bezirgan kapatıyor

Mermer sokaklarda tabutlar gibi
Abanoz renginde bir arabanın
Sıcak koltuğunda yüz ölü vizon
Kayıtsız bir kahkahayı sarıyor
Berber koltuklarında taş orkideler
Bana ne alıyor pazaryerinden
Soyulmuş kabuklarıyla çürümüş muzlar

Kocaman hesap makinelerinden geçiyor
Rotatifin el değmemiş topları
Matbaa ananın yüksek kapıya
Besleme girdiğinde peydahladığı
Sürüyle pezevenk bağrışarak
Kirli kağıtlarla kapatıyor
Daracık bir avlunun gerçeğini
Kanlı ve unutulmaz gerçeğini

Sizin için değil artık gölgeli serin
Bir ikindi masası konuşmaları
Oralarda demirden çeneleriyle
Zamanın kahvesini öğütüp içen
Emekli aydınlar konuşuyorlar
Bir yudum kahveye bir yudum acı
Bir yudum kahveye koca bir deniz
...

II

Ölüleri öylesine gömdüler
İyi ki mayıs ve sabah erken
Keten çiçekleri getirmiş rüzgar
Başka da kimseleri yoktu
Şimdi bazen mayıs mı unutuyorum

İlmeği arkadan vuranın
Kolu bir tane değil ki
Hepsini gördüm hepsini
Ah daracık avludan geçen ses
Oğlumun boynuna dokunamıyorum

Geriye gelmeyecek olanı
Nasıl bilir ve oradan vururlar
Denizin yüzü ürperiyor
Kanlı bıçağını su temizlemez
Nereye gidersen git seni tanıyorum...

III

Üzülme baba, nerdeyse çıkar
Şimdi dağlardan
Gelir serin bir esinti terini siler
Okşar derisini kanı temizler
Biz o rizgarı biliriz
Rüzgara parmaklık konur mu?

Kahırlanma baba demir kapılar
Ardından iki türkü şimdi erişir
Biri köpekler üstüne biri aslanlar
Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun
Biz o türküleri tanırız
Doldurur gökyüzünü, toprağa yeter
Türküye kurşun sıkılır mı?

Unutma baba onun arkadaşları var
Çatlamış nar gibi mayıs ayında
Yazları ürperen zeytin dalları
Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar
Alnını çiçeklere donatırlar
Çiçeksiz düğüne gidilir mi?

Unutma baba onun arkadaşları var
Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun
Ve uçsuz bozkırlardan koşarak
Ölüme açılan yiğit çocuklar
Yaşamanın savaşçısı çocuklar
Tez ulaştırırlar onu güneşe
Kentlerin kanalına dolar balçığı
Güneş balçıkla sıvanır mı?

Hatırlar mısın baba, ninem anlatırdı
Serin yaz sabahlarında Sivas 'ın
Söğüt dallarında bir ak güvercin
Açarmış eski kitabın sayfalarını
Okuu okuuu... dermiş ağzında can dili
Denizi geçen Yusuf' un sayfalarını
Hüseyin'in Battal Gazi'nin sayfalarını
Her birine Simav'dan bir zeytin dalı
Koysak bir gün okuyan olur mu?


IV

Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söyledi
Darağacına tahta veren çınar bir gün anlar
Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar
Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar
...



titus andronicus 06.05.2010

Son derece önemli bir gün olduğunu düşünüyorum bende. Bu ülkenin yetiştirdiği gerçek yurtseverlere yapılabilecek en kötü davranışın inanılmaz gerçeğinde bir şeyler yazabilmek ne kadar zor aslında.

Ve Onat Kutlar öylesine güzel tamamlamış ki her şeyi, bizlere sadece hep içimizde taşıdığımız hüznün serinliği kalıyor. Hani vardı ya sizin bir dizeniz;

"içimde yağmayan yağmurların serinliği" diye, tıpkı onun gibi...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.