16 Ekim 2011 Pazar

Bir şiir, Bir yazı ve Aşk üzerine düşünceler



Bir şiir, Bir yazı ve Aşk üzerine düşünceler

Ece Ayhan belki de Türk edebiyatının en aykırı şairlerinden biri. Onun bir şirinden yola çıkılarak Yıldırım Türker tarafından yazılmış bir yazı da okunmaya ve düşünmeye değer


1. Şiirimiz karadır abiler
Kendi kendine çalan bir davul zurna Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan Taşınır mal helalarında kara kamunun Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2. Şiirimiz her işi yapar abiler

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

3. Şiirimiz gül kurutur abiler

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

4. Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir
Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5. Şiirimiz mor külhanidir abiler

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir. Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

6. Şiirimiz kentten içeridir abiler

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

(Mor Külhani- Ece Ayhan
)



‘‘Aşk örgütlenmektir’ Yıldırım Türker, Radikal

Sevgililik, arzuyla şefkatin; birbirini hor gören, onaylamayan iki duygunun biraradalığından oluşur. Sevgililiğin akıl almaz gerilimi sanki buradan doğar

Ece Ayhan’ın kostak delikanlısı, “kara kamunun” orta yerine bombasını atar: “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”. Tekinsiz Şair’in şiirin kendi hakikatine söylettiğini bir önerme olarak okumak mümkün. Aşkın tanımlarından biri. Hem de en hasından. Âşığın bir komitacı olarak yeraltının nabzında soluklandığı bir dünya önerisi. Örgütlenme kelimesinin dilimizdeki tarihi elbette bu dizede ima edileni, herhangi bir alanda intizamı sağlamak için biraraya gelip işbölümü yapma olarak almamıza izin vermiyor. Direniş, hücre; velhasıl gayri meşru bir hayatı işaret ediyor bu dize. “Külhani” bir raconu dayatıyor.

Aşkın kendinin nesnesi olarak, tek başına, bir çelişki olmadan mümkün olmayacak bir kurgu olduğunu hatırlatırken hayata da okura da meydan okuyor. Aşk, ille de her şeye rağmen yaşanan, akıldışı bir kurgu değil mi? Ne kadar çok şeyi karşısına alırsa o kadar büyüyen bir söylence değil mi aşk denildiğinde bizi titreten o duygu vaadi? Aşk, olsa olsa bir suç ortaklığının ülküleştirilmiş adıdır. Dünyanın onayıyla kutsanmış olan duygusal birlikteliğin adı değil.

Aşk, huzursuzluktur. Kaçınılmaz olarak muhalefettir. Aşk, resmi olanın, meşru olanın uzağında kendimize kazdığımız bir dehlizdir. Ne kadar derin olacağı öncelikle kendi düş gücümüze, hemen sonra da yaşamaya talip olduğumuz aşkın uğrayacağı saldırıların şiddetine bağlıdır. Aşk, bir paranoya örgütlenmesidir aynı zamanda.

Pazar günleri aşktan, şiirden, “hafif ve uçucu şeyler”den dem vuran köşe yazarları vardır. Aşkın, tatil günlerine has bir havalandırma, düşler alemine teklifsiz bir yolculuk imkanı sağladığına inanılıyor besbelli. Aşktan söz etmek; aşk üstüne söyleşme, hatta kimileyin tartışma fırsatı yaratmak kuşkusuz okura ‘satan’ bir edim. Aksi takdirde bu çoğunluk yazanı da okuyanı da en azından mahcup eden adetten vazgeçerdi yazarlarımız.

Dünya Sevgililer gününe denk getirip aşk üstüne yazmak da farklı bir şey değil elbet. Oysa aşk, hiç de tekin bir şey değil. Ferahlatıcı bir konu olduğu hayli su götürür. Yaşamış olanların yüreğini acıyla, özlemle, pişmanlıkla kavururken yaşamamışları sıkıp bunaltma olasılığı yüksek. Yaşamakta olanlarınsa zaten aşk üstüne yazı okumakla işleri olmaz. Öyleyse neden bu tür yazılar büyük bir sorumsuzlukla yazılır, okunur dersiniz? Kanımca aşk, yine her şeye rağmen en çok merak edilen konu. Yasak alana yaklaşma hissi veriyor insana.

Bir yandan en yalın tecessüsün hedefinde, öte yandan kışkırtıcı bir yasağa çağrı. Aslında kimi yazarların cürmü çok ağır. Aşkı ortalığa, halkın onayına açmak, onu evcilleştirmek, büyük İktidar’ın denetimine hizmet etmektir. Anlaşılmayan, empati ilişkisi kurması güç olanın dışta bırakılıp yok edildiği bir kıyım. Bu kıyımın dünyasında her şey anlaşılır. Herkes her şeyi üç aşağı beş yukarı aynı biçimde, aynı duygular içinde yaşar. Kadınlar şöyledir. Erkekler böyledir. Her kadın şunu ister, her erkek bunu verir. Sığ sularda balık avı. Bezdirici psikolojiye giriş el kitabı muhabbetleri. Orta yaşı devirmiş adamlarda hüzünlü, mıymıntı bir bilgelik. Kimi kadınlarda ‘bu işten ancak biz anlarız’cılık. Oysa aşk, herkesin bambaşka, kendine göre, dili kadar yaşadığı bir deneyim değil mi? İnsan kendini parmak izinden ele vermese kendi aşkı yaşayış biçiminden enselenir. Tabii yaşayabiliyorsa. İçindeki yaşayacak yerlerini kaybetmemişse.

Pazar günlerini iyi değerlendirmek, keyif içinde dinlenmek istiyorsanız, sakın aşk üstüne çok bilmişlik taslayan, aşkı evcilleştirerek kamusal kullanım alanına çeken yazarların yazdıklarını okumayın. Ucuz şiir kasetleri dinleyip efkârlanmak bile yeğdir. Sevgili yazarlar, alanı boş bulmuşken aşk üstüne veciz yazılar yazmayın. Kaldı ki diliniz konuya yakışmıyor. Çarpılmış gözlüğü ve kravatını çıkarmadan sevişen adamlara benziyorsunuz. En iyisi herkes Pazar ve sair günlerde aşk yaşayabilme imkanlarını tartsın; gerçekten aşk yaşayabilecek halim kaldı mı? Ne kadar kendimi kaybedebilirim?’i hesaplasın. İnsanlar aşka açık, mucizelere inanan yerlerini öyle kolay kaybedebiliyor ki.

Belki yalnız dokunmaktan bahsetmeli. Bedenin keşfinden. Çünkü sevgililik denen cehennemin büyüsü orada dokunur. Dokunmak ya da dokunmamak. İnsanın asıl sosyal meselesi budur. İki insanın birbirine dokunmasındaki şive bütün hayatı biçimlendirir; toplumsal ilişkilerin imlâsı, etiketi, insanların birbirlerine dokunma biçim ve kalıplarıyla oluşur. Yanağa kondurulan öpücük, sıkılan el, sıvazlanan sırt, okşanan saç. Her toplumun, her kültürün dokunma sınırları farklılık gösterir. Bu sınırların ihlâli, dokunulan kişinin haklarına tecavüz anlamına gelir.

Dokunmakla bakmak arasına gerili olan o dengenin cambazlığında ustalaşan insanlar toplumsal olgunluğa yaklaşmış, dolayısıyla aşkta da ‘başarılı’ insanlardır.

Güzel olması, daha fazla dokunma arzusu uyandırması için çaba gösterilen, bakımı yapılan cilt, en sağlam aynı zamanda en kırılgan zırhımız. Koltuk altlarımıza dokunan, böğrümüzü okşayan, kalçalarımızı hayranlıkla avuçlayan, cinsel organlarımızı içtenlikli bir alışkanlıkla okşayanlar kim? Bu noktaya nasıl geliniyor?

Analarımız bizi yıkamaktan vazgeçtiği anda yalnızlıkların dünyasına adım atmışız demektir. O andan itibaren dokunulmayı hak etmek kendi yeteneğimizin sınırları içinde. Dokunmak eni konu tehlikeli bir adım. Yabancıya dokunmakla dokuna dokuna kendi alanın haline getirmiş olduğun bir vücuda dokunmak arasında elbette büyük fark var. Çokeşlilik, tekeşlilik ve benzeri konular, dokunmanın adabı üstüne geliştirilmiş ulamlar sonunda.

Hayal gücü, dokunmanın elinden tutar. Birisini arzulamak, hayal gücüyle mümkün kılınır. Birisini arzulamanın göstergesi, ona dokunmak istemektir. Onun alanına girmek, sınırlarını ihlâl etmek, zırhını parçalamak. Şefkatle şehvet iki düşman kardeştir. İkisi de dokunmayı gereksinir. Ama arzunun evcilleştirilmiş halidir şefkat. Korkunç ikizlerin iyicil olanıdır. Arzu, karşısındaki bedeni ele geçirmeyi, parçalamayı, sonra da yeniden kurmayı gereksinir. Şefkat, karşısındaki bedeni okşamayı, korumayı, onun inşasını onaylamayı gereksinir. Sevgililik, arzuyla şefkatin; birbirini hor gören, onaylamayan iki duygunun biraradalığından oluşur.

Sevgililiğin akıl almaz gerilimi sanki buradan doğar.

Baudelaire, “Aşk, kişinin kendini peşkeş çekme arzusudur” diyordu hoyrat kırılganlığıyla. ‘Huzursuzluk Kitabı’nda Fernando Pesoa,“ Önemli olan aşkın kendisi değil, varoşlarıdır” der. Ona kalırsa dünyada tek soylu şey görmek ve işitmektir. “Bir şeyin aslından değil, kışkırttığı fikirler ve rüyalardan haz almayı öğren. Çünkü hiçbir şey olduğu gibi değildir. Rüyalar hep rüyadır. Bu yüzden dokunmayacaksın hiçbir şeye. Rüyana dokunduğunda ölür gider, dokunduğun nesne bütün benliğini doldurur sonra"





Sanem Uçar 20.07.2009

Meksikalı düşünür ve yazar Oktavia Paz' ın Yalnızlık Dolambacı adlı kitabı etkilendiğim kitaplardan bir tanesidir.

O da aşk kavramını irdelerken başka tanımlar kullanmış. Bu kullandığı tanım üzerine bende uyandırmış olduğu bir düşünceyi bir yazıya aktarmıştım.

Aşk kavramını tartışmadan önce ünlü kişilerin bakış açılarına göz atmakta fayda var.

YALNIZLIK

Yalnızlık, insanın kendine yabancılaşması ve yaşadığı dünyada kendine yer edinememesidir... Bence bu duyguyu hissetmeyen ve yaşamayan insan yok gibidir. Kuşkusuz kendini oluşturma sürecinde insana yarar sağlayan bir olgudur da. Kendimizi oluşturmak benim için asla son bulmayacağı için yalnızlık hep tercihim oluyor.

Ancak biliyorum ki insanın tüm yaşamı bu duygudan kurtulma savaşıyla geçer. En çok kurtulmaya çalıştığı bir duygu olmasına rağmen, hemen her koşulda iç içe yaşadığı bir olaydır. Kaçışı olmayan, beraber yaşanılmaya mahkum edildiğimiz bir karabasan !.....

Oktavia Paz a göre; aşkta, yalnızlığın sancısıdır.

Yalnızlığın gerçeğinde var olan zıtların birliği ilkesini, aşk gibi bir kavramla birleştirmesi ilginç ve araştırmaya değer. Ona göre aşk eyleminde; yaratma ve yıkma iç içedir. Bana göre de kabul edilebilecek bir gerçek.

Kadın ve erkek olarak iki zıt kutupta yaşanan bu duyguyu, bizim toplumumuzda da var olan bir düşünce yapısıyla ortaya koyuyor. Kısacası ; " kadın aşkı yaşayamaz " diyor.

Bence de yaşayamaz.... Çünkü, aşk yaşanırken, erkeklerde var olan çıkarlarını korumak, güçsüzlüğünü örtmek, kaygı ve sevgisini istediği gibi yönlendirmek isteği ataerkil düzenin insanlığa armağanıdır.Yüzyıllardan beri ataerkil bir düzenin egemenliğinde teslimiyeti kabul eden kadın, bir araçtır sadece.

Kadın kendisine verilen rolü oynamaktadır yüzyıllardan beri. Yanına uzanıldığında yumuşaklığının, ılık nefesinin duyulacağı, erkeğe bağımlı bir varlık. Böylesine bağımlı yaşamaya mahkum edilmişken, kadının kendi varlığını kabul etmesi ve bir dişi olduğunu anlaması için kaç yüzyıl geçmesi gerekir.

Yani erkek erkek gibi yaşarken, kadının sadece cinsel bir meta olarak kullanılması ve kullanılmayan dişi özellikleri nasıl ortaya çıkacak? Doğal olarak her türlü koşulda kendini korumayı öğrenen kadın, güçsüz imgesi altında kendi güçlülüğünü yaşarken; aşkı yaşayamayan, yaşatamayan, sadece incinen kişi olarak suçlamalarla yaşantısına devam edecektir.

( Kuşkusuz bu durum erkekler için de var ama ben genelden söz ediyorum )

Kısacası, kendi yarattığı bir düzende en çok ihtiyaç duyacağı bir duyguyu erkekler kendi elleriyle yok etmişler, bunun sorumlusu olarak ta en çok kadını göstermişlerdir.

Kuşkusuz aşkın yaşanılmamasında ( istediğimiz gibi, istediğimiz uzunlukta, istediğimiz biçimde....) başka etkenlerde var. Her tarafından kuşatılmıştır insanlık.Erdemlerimiz, değerlerimiz işin içine girmiştir. Bunlar beraberinde endişelerimizi, korkularımızı, yasaklarımızı da getirecektir.

İnsanlık tarihi akıl almaz aşkların yaşandığı olaylarla doludur. Ne büyük acılar çekmiştir insanlar aşk için. Ne büyük fedakarlıklarda bulunmuşlardır yine aşk için. Hatta ölümü bile göze almışlardır aşk için, yine aşk için....

Yaşanan aşklarda ölümü bile göze alan kaç insan kaybetmeyi de kabullenecek kadar büyük bir tutkuyla sevmiştir acaba?

Evrende var olduğumuz andan itibaren öğrendiğimiz ilk kavram bencilliğimiz değil midir? Evrende var olabilme savaşımızda bu duyguyu kullanmıyormuyuz?.Ki bu duygu, aynı zamanda evrende yok olma gerçeğini hızlandırmıyor mu?

Aşklarımızda da yok mu bencilliğimiz? Ölümü göze alırken bile benciliz." Sen olmazsan yaşayamam" yani " benim ol ".... İnanılacak gibi değil. Aşkı için ölümü göze alabilen insan, kaybetmeyi de göze alabilse duyduğu bu tutku ve aşkın ateşi her nefes alışında ciğerlerini dolduracak ve yüreğini ısıtırken, yaşamın bir parçası olmaya devam edecektir.

Ancak bunlar bizlere öğretilen kavramlarla yaşanılmaz. Başka yüreklere başka beyinlere ihtiyacımız var henüz tanımlanmayan !

(SU-18 mart-1993)





Sanem Uçar 03.08.2009

Ve bu sayfada Edip Cansever unutulmamalı!

Beyaz Atlar Sulara

Sanem Uçar 03.08.2009
Ve bu sayfada Edip Cansever unutulmamalı!

Beyaz atlar sulara

Benim yüzümde her şeyler var
Üç dilim ekmek bunlardan biri
Annem bir tasa oturmuş bunlardan biri
Sur dışlarında hafif bir eskici olur
Olur ya bir kendil olur biraz da elleri
İnsan yalnız mı buna bir çare düşünmeli.

Dün biraz ağlamıştım bunlardan biridir şimdi
Çok gülünç bir şekilde kahveye giriyorum
Sorsam ya kapıdayken gözyaşı girilir mi
Girilmez, girilmez, bunu her mahmut biraz anlatır
Korkuyla anlatır, yüzünü baygın tutar anlatır
Kahveci, seni sevmiyorum bunlardan biri.

Bir deniz yandı gene, yansın ne çıkar sanki
İşte horoz öttü yüzümün yarısında
Yüzümde bir horoz var dünyanın biri
Seni sevmek neden mi, acı ve güzel
Geldikçe geliyorlar ellerinin elleri
Odalar! çıplak masalar! buna bir çare düşünmeli.

Bu da bir şarap olmalı şimdi boşluğu dolduracak
İçince bir korsan ağzıyla içmeli
Eskidir, yorgundur, kayıptır diye yüzler
Bir sinek sinek mi vurunca öldürmeli
Ve sinek öldü müydü hafif bir uzaklık olur
Olur ya, hem biraz dargındır hem biraz evli
İnsan sevdi miydi buna bir çare düşünmeli...




sudaay 09.08.2009

İmge Antolojisi diye bir kitap hazırlamıştım yıllar önce (hala basılacak:) açtım baktım aşk konusunda neler var diye-şunlar çıktı:

aşkı tanımlayan şeyler değil , aşka değinen şeyler: idare edin artık:)



Aşk,ölümle sürterdi, çoğalırdık her sabah-Doğan Yarıcı
Aşk,boğazlanan bir kuğunun boynuyla taşır ihaneti-Adonis
Aşk,iki cins beyninde tutkaldan ibarettir-Sabahattin Ali
Aşk,ölümün dudaklarından öptüğü zaman,kelimelerin hatırasını sokaklara fırlattım-Cezmi Ersöz
Aşk,tek avımız olacak bizim, etini sıyırdığımız-Charles Riba
Aşk,yurtsuz tohumdur artık ,gözyaşı suçu-Orhan Kahyaoğlu
Aşk artık bilenmiştir anıların gücüyle-İngeborg Bachmann
Aşk baş harflerini kazımış bok çukuruna-Cabrera İnfante
Aşk beslendi yükselen ayla yalnız gövdelerimiz üstünde-Christopher Okigbo
Aşk bilmeden meşk öğrenen kızlar-Doğan Yarıcı
Aşk bir çiçektir, uyur karanlık ormanlarda-Kenneth Patchen
Aşk bir kuyunun kıyısında susuzluktur, aşk çiçektir meyve değil-Amin Maalouf
Aşk buldu geceyi, incecik göğüslerinin üstünde-Paul Eluard
Aşk çemberindeki açılmasın kapanmasın sen-Hilda Doolittle
Aşk dediğin bir harmandır, seven hepsini alır-Eski Mısır
Aşk demlenmez elbet, terkedilen her nazeninde-Oğuzhan Akay
Aşk duruyor yerli yerinde, ölümümün gizli omurgasında-Elsa Weizeil
Aşk en eski iz yüzümde, yaramı alır gelirim-Leyla Şahin
Aşk hırçın bir deniz gibi çarpar yüreğin bordasına-Ahmet Telli
Aşk kemendi boynumuza darmola-Aşık Hüseyni
Aşk ki yolculuklara benzemez,yapayalnız yılkıdır kırlarda şimdi-Hulki Aktunç
Aşk mı, bıraktığım yerde bir iç kanama-Hüseyin Alemdar
Aşk mı, kimbilir nedir onun bugün ki adı-Süreyya Berfe
Aşk orda kuşanır resmin aydınlığını-Louis Aragon
Aşk sarkar yüzümüzden-Engin Turgut
Aşk suratlı çocuktur saldıran, baharın gelişine-Orhan Kahyaoğlu
Aşk ta bir yeşilliktir, yaşanan kentleri güzelleştirir-Turgay Fişekçi
Aşk ta kirlenir elbet, insanla birlikte-Metin Altıok
Aşk varmış o perinin çırptığı her kanatta-Haydar Ergülen
Aşk ve düş parantezdir ,ikisi arasına koyarım bedenimi-Adonis
Aşk yalnızca birbirimizin gözlerinde seyretseydi-Lina La Salamandre
Aşk yinelenmez ki,öyle eskir uzaklaşır, sezildiği ilk andan-Hulki Aktunç
Aşk yüzünden mi tutup bir soru sorar acaba neden-Necmi Zeka
Aşk, bütün bağlara kördüğüm attıktan sonra koparmaktır-İ.C.Akimi
Aşk, geleceğin düşü,göklerin dinginliği,rahatlığı yüreğinin-Amiri Akili
Aşk, motoru olmuş düşün, düş de aklın eşeği-Özdemir Asaf
Aşk, yaşantılarımın sürekli devrimi-İlhan Özdemirci
Aşk, yedi yıldır başladığım bir kitap, ömrümden daha kalın-MÖr
Aşk, yüreğimin ilk biçimi, o kanatlı ırmak-İlhan Özdemirci
Aşka kota veriyor buruk döl-Orhan Kahyaoğlu
Aşka yuf olsun dedim eğer yalvaracaksam-Sabahattin Ali
Aşkı bezendi ten, görür görmez tanıdım seni-Nilay Özer
Aşkı dövmek lazım kalbe terbiyesizlik ettiğinde-Küçük İskender
Aşkı karşılamaya gittim yoruldum, tipide atı ölen tay gibi-Lale Müldür
Aşkı sonsuz bir ırmak kılan o acıyı, seninle yeniden buldum-David Diop
Aşkı sürgüne göndermişler yataklara-Özdemir Asaf
Aşkım aşkınıza kenar süsü-Merih Akoğul
Aşkıma sınır değil, lezzetler benden geri-Fazıl H.Dağlarca
Aşkımın kusursuz yalnızlığını bekleyişin çantasında taşıdım-Aziz K.Hızıroğlu
Aşkımın uğrak yerinde mitoloji ve melankolik gurbet beni bekliyor-Ertuğrul Sarıkaya
Aşkımızdan kaç efsane çıkar,parkta dolaşır elele-Oğuzhan Akay
Aşkımızın ayıydı bu ,siyahlara bürünmüş rahibe gibi-Radovan Pavlovski
Aşkın ,sürüngenler sofrasında meze artık-Necat Gacar
Aşkın artıklarını bölüşürken sarhoş böcekler-Erdal Alova
Aşkın bakışlar, aşka bir önsöz gibi oradaydı-İsmail Karakurt
Aşkın bilinçsizliği önünde tutsak bir titizlik çırılçıplak-Lyorka Tot-Naumova
Aşkın boş vaktinde topladık durduk kanatlarımızı-Radovan Pavlovski
Aşkın da payı var güneşin parıltısında ve erdeminde-Sappho
Aşkın edep yerleri kördür-Utku Beyazıt
Aşkın gözyaşları mı, gördükdü gençken, çok kötü bir filmdi-Behçet Necatigil
Aşkın gül açan, bülbül öten vaktinde-Yahya K.Beyatlı
Aşkın ırmağı vaktinde akıtılırsa umuda, mutlaka çiçeklenecektir hayat-Ahmet Telli
Aşkın ışığını açar mısın, içeriye biraz yalnızlık girsin-Ali Mithat Sarcan
Aşkın kırlarını sürdük tohumlarımıza, dikiyoruz araya özlemleri-Fedva Tukan
Aşkın kurutulmuş gül sesiyle-Hüseyin Alemdar
Aşkın kuzey yıldızıdır bu, yazları daha iyi görülen-Murathan Mungan
Aşkın müziği göbeğinde, yeşil defne çiçeğinin-Ruben Dario
Aşkın sarhoş bir general olduğu tek kişilik orduda-Akgün Akova
Aşkın sözcüklerini oku,yeşil lambası altında şişmiş bedenin-Jim Morrison
Aşkın terkisinde uçuşan saçları gökyüzünün-Gazanfer Eryüksel
Aşkın ufukları ki yalnız renk, yalnız emel-Fazıl H.Dağlarca
Aşkın uğultusunu yıkayan sessizliğin-Ülkü Tamer
Aşkın ürününü akıtma manastırıma, korunmam yok da-Nara Benek
Aşkın yeni şarkısıyla ıslar balkonu-Seyyid Nezir
Aşkından başka deniz yok bana-Vladimir Mayakovski
Aşkla bağlıydık hayata ,o da hemen bunuyordu elini tutunca-Metin Üstündağ
Aşkla genişledi bu gökyüzü bu kadar-İlhan Berk
Aşklar da bakım istiyor, öğrenemedin gittin-Cemal Süreya
Aşklar gelirdi ,konuk ederdik-Arife K.Önel
Aşklar paslanıyor,kent saklarken onları-Hilmi Yavuz


Sanem Uçar 13.08.2009

Sudaay ın yukarıda yazdığı aşka dair sözcüklere bir kez daha göz attığımda eskiler söylemişse doğru söylemiştir misali; eski mısır a ait cümleyi sevdim;

"Aşk dediğin bir harmandır, seven hepsini alır"

Belki de yarım yırtık hiç bir şeyden hoşlanmadığım içindir.
Yaşanılanlar ise hep yarım yırtık olanlar gibi geliyor bana.

Ve Cemal Süreya nın cümlesiyle özetlenecek kadar da basit;

"Aşklar da bakım istiyor, öğrenemedin gittin"

öğrenemedik gittik diye sonluyorum kendimce....




Oya Tekin 21.07.2009

Aşkta kadının rolünün üzerinden gitmişsin Sanemcim ve kadının aşkı yaşamadığını söylemişsin. Bunda bazı gerçeklere bakarsak haksızsın diyemeyeceğim ve ben de bunu başka bir düşünürün düşünceleriyle pekiştireceğim.

Marx şöyle yazıyor bu konuya ilişkin olarak "...Kapitalizmde insan benliğinin gelişmesi olan aşk toplumsal ve kişisel olarak baskı altındadır, üretim ilişkilerinden gelen dış bağımlılıklar ve içgüdünün kör hevesleri birbirini izleyen bütün sınıflı toplumlarda kadın baskıya uğramış, sömürülmüş, aşk ezilmiş, zulme uğramış, yasak edilmiştir. İkiyüzlü burjuva ahlakına karşı tepki bazen cinsel arzu ve kaprislerin aşırı coşkunluğuyla ifadesini bulmaktadır. Çapkınlık ancak burjuva toplumunun çürümesini yansıtır. Toplumsal bağları aşamayan kişi içgüdünün boyunduruğundan kurtulamaz..." Marx'a göre genel olarak evlilik anlaşması, aşk ilişkilerinin serbestliği ve aile refahı için tam özgürlük ancak ve ancak kapitalist üretimin ve sonucu mülkiyet koşullarının yok edilmesi, eş seçerken bugün hala önemini koruyan ekonomik ölçütleri kenara atabilirse gerçekleşecektir. İşte o zaman karşılıklı sevgiden ve serbest aşktan başka ölçüt kalmayacaktır. Proleter devrimle birlikte sömürü ve sosyal adaletsizlikler, cinsler uyuşmazlığı ve kadınların ezilmişliği de ortadan kalkacaktır. İnsan ırkının yarısı olan kadınlar insanlık onurlarını yeniden kazanacaklardır.

Sosyalizmde Marx'ın dediği gibi "...Korunan ve saygı gören anneliğiyle geleceği güvence altına alınan, çocuklarıyla erkekle kesin olarak eşit haklara sahip olacağı işiyle kadın güven ve huzur duyacak, bağımsızlığını kazanacak, kişiliğini geliştirecektir. Böylelikle cinsel aşk hayvanlıktan kurtulacak, eşler uzlaşacak, karşılıklı anlayış ve aşkla dolu olarak uzlaşacaklardır..." Kadın ile erkek arasında özgürlüğe, eşitliğe ve aşka dayalı birlikteliklerin kurulabilmesinin yolunun kadının özgürleşmesinden bunun da toplumsal yaşamdaki tüm eşitsizlik ile sömürünün ortadan kaldırılmasından geçtiğini belirtir Marx.

Peki, gerçekten böyle midir? Ne yazık ki böyledir. Hele de bizim ülkemizde kadının öküzden sonra gelen yerine baktığımızda durumunun daha da acı olduğunu görmemek elde değil.

Voltaire: "Aşk bir tablodur onu doğa çizmiş ve hayal süslemiştir. Tanrı kadınları erkekleri evcilleştirmek için yarattı." Der.

Keşke kadınlar erkekleri bu anlamda evcilleştire bilselerdi. Bence evcilleştirdikleri tek yer yatak. Oda beden ihtiyaçları bitene kadar. Durumun erkekler içinde çok farklı olduğunu söyleyemeyiz aslında. Aynı baskı onlarda da var ve bu yüzden cinsel aşk bedensel doyumun ki oda anlık doyum dışında yaşanan başka bir şey değildir. Aşkın tek boyutu yaşandıkça her iki tarafında aşkı yaşadığını söylemek mümkün mü? Tabii bunda en ağır yük kadının omzunda.

( Sanemcim girdiğimiz nokta yine kadın hani okuyanlarda bizi feminist sanacak bir ondan korkarım.)) )



Sanem Uçar 23.07.2009

Açıkcası oyacım farkındaysan bu anlamda kendi düşüncelerimi söyleme aşamasına gelmedim.

Şimdilik burada üç tane yazı var. Benim yazmış olduğum yazıyı bilimsellikten biraz uzak tutuyorum.Çünkü bu anlamda herkes haddini bilmelidir diye düşünenlerdenim biliyorsun, ben bir edebiyatçı değilim ve bu alana da girmeye hiç niyetim yok. Ben sadece okumayı seven, ve okurken yazan kişi yanımdaymışcasına onunla konuşan, tartışan biriyim. Bu sebeple her zaman okuduğum kitaplar çizilmiş yerlerle doludur bazen öylesine coşarım ki yazara yanıt verme ihtiyacı duyar ve kalemi elime alır, kitaba sığmayacak düşüncelerimi başka bir yerde yazma ihtiyacı duyarım.

Bu yazı da onlardan biri.

Aslında Oktavia Paz "kadınlar aşkı yaşayamaz" derken, kadınlara hakaret etmek istemiyor tabikii.Hatta hiç böyle bir niyeti yok. Marx ın düşüncelerine çok benzer bir şekilde kadının aşkı yaşayamasının zorluklarını anlatmaya çalışıyor.

Çok uzun zamandan beri , belki de ataerkil düzene geçişimizle kadına verilen roller belirgin ve kesin. Kadına biçilen bu roller doğrultusunda bir kadının aşk ı yaşayabilmesi son derece zor gözüküyor.

Bizi feminist sanabilirler mi bilmiyorum ama yazacağım bu cümleden sonra feministler tarafından da kabul görmeyeceğimi düşünüyorum.

Kadınlar kendilerine biçilen bu rolü çok sevmiş durumdalar ve aslında ta Marduk tarafından yer altına sürülmüş kadınlarımız yer altından çıkmaya hiç ama hiç niyetli değiller, gayet mutlu mesut bir şekilde yeraltındaki yaşamlarına devam ediyorlar.

Oğuz Atay ın deyimiyle "beter olun!" demek gelse de içimden ucu kendime dokunduğundan diyemiyorum da....

Özellikle Yıldırım Türker in yazısı ile düşüncelerimi yazmayı sona bırakıyorum. Aşk genel olarak iki karşı cins arasında sadece iki kişilik bir dünya olduğundan kadının sahip olduğu bu roller varken, aşkı anlamaya çalışmak, ve bu yazının olağanüstülüğü karşısında gaza gelerek "haydin aşka!!!" naraları atmak çok kolay değil bizler için.

Sanırım önce kadına biçilen rollerin ortaya konulması gerekir. Nedir bu roller?

1) Kadın bir erkek tarafından arzulanıldığında yanına uzanılan sıcak nefesini hissetmek isteyeceğimiz, dokunduğumuz, sevdiğimiz, okşadığımız,arzuladığımız ve sahip olduğumuz bir," meta" kelimesini kullanmak istemiyorum artık bir "yaratıktır" diyeceğim bu sebeple....Çünkü kadına ait tüm kimlikler bir meta olarak kullanılır. Çıplaklığı, anneliği, çalışması vs. vs....Kişilerde uyandırdığı duygu ve düşüncelerle sayısız romanlara başrollük etmiş, dizeler düzülmüş hepsi sayfalarda kalmış yaratıklarız üstelik.Kimi zaman bir çiçek kimi zaman bir prenses, kimi zaman eşsiz bir sanat şahaseri, of!!!daha neleriz....

2)Kadın bir annedir. Soyun devamı ve gelecek nesillere taşınmak üzere becerilirken dünyaya getirdiğimiz canlı için sorumluluk sahibi tek kişiyiz. En sevdiğimiz rollerden bir tanesidir.Doğamızda vardır bu rol üstelik. Hiç bir kadın şikayetçi olmayacaktır bu rolden.

3) Artık kadında çalışandır ve bu yüzden bir parça daha özgür gibidir. Aldatıcı bir özgürlük bu. Çalışarak emeği karşısında kazandıklarıyla katkıda bulunduklarının farkında olmayan ve bunu zor yaşam koşulları nedeniyle olması gerektiği düşüncesinde garip bir yaratıktır.

Çoğalabilir, bu kimlikler.

Oya bak buraya bir yazı kopyalayacağım, çok iyi hatırlayacağından eminim. Oyayla birlikte yaptığımız bir araştırma sonucu "kadın kimdir?"sorusuna aldığımız yanıtlardır;

"Kadınsız bir dünya herhalde alkolsüz bira gibi bir şey olurdu...
içiyorsun içiyorsun bir numara yok..!
kadınsız dünya..
yaşa yaşa bir anlamı yok.
ot gibi..

Onsuzluk ot gibi algılansa da bazılarımız tarafından, ot tan farklı bir yaşam sürmekte mi kadın acaba? Çok mu haksız bir yaklaşım oldu?

Öyle ya;
İnsandır.
Çirkef, rezil, yalancı olabilen,
Ama yineden erkeğin hiç sahip olmadığı nice vasfın sahibi olduğu umulandır. Erkek egemen sistemde maymun gibi erkeği taklit edince varlaşabilen.Ama bunu yaptıkça aslında kendine içkin var olduğu iddia edilen tüm güzelliklerden uzaklaşandır.

Doğurabilen ve bu yönüyle tanrısal bir güce sahip olandır.
Bu eyleminin sağladığı erkeklerle kıyaslanamayacak bir şefkat abidesi olduğu düşünülendir.

İnsan ruhunu okşayan yumuşak hatların en güzel versiyonlarının sahibidir. Gözleri için ölünesi olandır.

Sevilesidir
Öpülesidir
Akıllıysa korkulası
Aptalsa çekilemeyendir.

Sanılanın aksine erkekten çok daha güçlü olan
Ve toplumsal yapının gizil mimarıdır.
Yedi yaşına dek hayatı ondan ibaret sandığımızdır.
Ki bu sürede kişiliğimizin en temel dinamiklerini şekillendirendir.
Ve bu yüzden mutlaka eğitimli olması şart olandır.
Zaman zaman yüreğimi yangın yerine çeviren kundakçıdır.
Bu yangının ardından ruhumu yeşillere ya da çorak topraklara bulayandır.

Güvercin kanadı avuçlarında ölme hissi uyandıran.
Kimi zaman en harbi delikanlıya taş çıkartırken
Kimi zaman korkunç orospu olabilen
Diğer yarımız
İçimizdeki anima
Ve ruhunda animus olduklarımızdır.

Tapılası
Korkulası
Her şekilde onsuz olunamayandır."

Evet bu yazılanları okuduğumuzda aşkı yaşamamak için hiç bir neden yok, süperizzzzzzzz.

O halde neden yaşatamıyoruz , benim ortaya koymak istediğim konu bu aslında.

Neden, neden kadınlar aşkı yaşayamaz .Neden hala dünyadaki en büyük şiddet önce çocuklara arkasından kadınlara uygulanıyor?

Şimdilik söylemek istediğim tek cümle şu;

Biz kadınlar
Çok fazla şeyi istemeyiz hayatta.
Tüm insanlar gibi hak ettiğimizi yaşamak , tatlı tumturaklı laflarla "benimsin" lafının şarhoşluğuna inandırılıp, hiç yerine konulmadan, olduğumuz gibi kabul edilmektir isteğimiz, aşktan önce.



Oya Tekin 30.07.2009

Evet, Sanemcim biz kadın konusunu bir kez daha işlemiştik ve hatırlarsan o platformda erkeklerden biri kadına uygulanan şiddet fotoğrafını görmek istememiş hatta daha ileri gidip kaldırmamızı istemişti. Yazımın sonuna o kaldırılması istenen fotoğrafı koyacağım. Konu elbette ki şiddet değil bunun detayına girmeyeceğim ama yeri gelmişken kendi hemcinslerinin yaptıkları utanca bir fotoğraftaki gerçekliğe bile bakamayacak kadar ya da kaldıramayacak kadar suçluluklarını örtbas eden erkeklerimiz mi kadını buna itiyor yoksa kadınlarımız mı bunu istiyor sorularının cevaplarını aramak için kısada olsa konuya değineyeceğim.

Seninde dediğin gibi şimdiye kadar ünlü filozofların düşünceleriyle aşkı tanımladık. İyi de onların sözlerine bakınca aşk olağan üstü bir şey ise bizim kadınlarımız bunu neden yaşamıyor? İşte benim buna verebileceğim cevap şu bizim kadınlarımız aşkı bilmiyor. Çünkü bunu ona öğrete bilecek erkeklerimiz yok. Kadına biçilen rolleri ataerkil yapımızın belirlediğine de pek katılmıyorum açıkçası. Bence kadın bu rolleri kendisi üstlendi. Tabii annelik doğurganlığı dışında. Diğer rolleri ise üzerine almak bence işine geldi. Ve sürekli üzerinde durulan kadın kendi ayakları üzerinde durursa her şey yoluna gireceği safsatası. Ben buna da katılmıyorum ekonomik gücü elinde olan kadınlarımızda bundan hoşlanıyor.

Oysaki kadınlar için çıkan savaşlar, dağılan kabileler, ülkeler kadının gücünden gelmiyor mu? Kadın kendindeki gücün pek alada farkında sadece işine geldiği gibi kullanmayı seviyor. Birine ait olma duysunu hissettirmeyi seviyor. Bir kedi gibi. Kediler sözde sahipleri vardır ama asla kedi sahibine itaat etmez çünkü kendisini sahip olarak görür ve çaktırmadan yönlendirir. İşte kadında böyledir. Erkeklere kendilerinin sahipleri olduğunu hissettirirken aslında onlardır erkeklerin sahipleri. Madem böyle neden o zaman ezilen kadın bu güçleri varken kullanmıyor ya da neden hala şiddetin en alasını kendisi görüyor? Soruları hemen gelecektir bu söylemime bunu biliyorum. İşte burada vereceğim cevap erkek okuyucuları şaşırtıp kadın okuyucuları kızdıracak ama bir kısım kadınımız erkeğinden şiddet görmeyi ne yazık ki seviyor. Bunun eğitimle şunla bunla da alakası yok.

Buna bir örnek vermek istiyorum. İngiliz bir bayan eğitim seviyesi ve kariyeriyle oldukça başarılı bir kadın. Ve yine orada yani Londra’da yaşıyor yani kadının kimliğinin belli olduğu bir yerde yaşıyor. Buna rağmen eşinden gördüğü şiddete sessiz. Ve eşi de kendisi gibi eğitimli bir İngiliz. Şimdi buradan yakın. Orada kadının gördüğü şiddete karşı yasaların nedenli sorumluluk taşıdığını biliyoruz malum. Ama bu örnekteki kadın buna göz yumuyor. Şimdi bana söylediklerimin aksini söyleyebilir misiniz? Bunun akla mantığa yatan yanı nedir? İşte bu yüzden bende diyorum ki kadınlarımız şiddeti seviyor bir süre sonra bunu doğal bir süreç olarak algılayarak kabulleniyor. Buda belki annelik gibi doğalarında vardır bilemiyorum.

Peki, bu duruma karşı duran kadınlar onların farklılığı ne diyeceksiniz? Onların farklılığı da iki hormonun aynı anda devreye girmesi. Yani erkeklik hormonlarının aktif olarak vücutlarında yer alması. Kadınlık hormonları çalışırken karşı duruşa meydan okuyan diğer bir hormon olan erkeklik hormonlarının da devreye girerek diğer kadınlardan yani çoğunluktan farklılaştırması. Bilimsel mi diyen olabilir belki ama araştırılırsa bilimsel olduğu gerçeğine varılır diye bir iddia da bile bulunuyorum. Haddim mi değil ama tecrübelerim beni bu kanıya itiyor ve doğruluğuna inanıyorum bu varsayımımın. Zira benim erkeklik hormonlarım sürekli çalışır halde. :))) Bu yüzden başkaları gibi bu kadınların kimliklerini kazandığı klişelerini dile getiremeyeceğim üzgünüm. Çünkü bu klişe laf doğru ise diğer kadınlar kimliksiz mi? Şimdi feministler duymasın bunları hoş kadını ilk aşağılayan da onlar ya bu konuya hiç girmeyeceğim.

Bir diğer yandan bizim kadınlarımızın aşkı bilmediğini söyledim ve erkeklerimizin de. Yaşanmamış şey nasıl bilinir? Aşkın sadece cinsel bir temas olduğunu düşünen ve bu rolleri seve seve üstlenen kimlikler nasıl aşkı bilebilir ve yaşabilir ki? Hep yasakların içine itilen bir aile yapısından görücü evlilikleri, görücü aşkları doğuruldu yıllarca şimdilerde ise her şeyin içine cinsel tema konularak gençliğin beyni yıkandı bu durumda aşkın doğasını öğrenmeyen bireyler aşkı nasıl bilebilir ve yaşatabilir?

Bu konuda şimdilik bu kadarını söyleyerek kısa bir süre için feministlerin ve feminist destekli erkeklerin hışmından nasibimi almak için bekleyeceğim sonra yeniden kaldığım yerden devam edeceğim. Bu konuda söylenecek söz bitmez hele konu aşk olunca bitmesi mümkün mü? )))



Sanem Uçar 30.07.2009

Sevgili Oyacım, bizi feminist sanacaklar demiştin ya; korkarım bu erkeklik hormonunu ortaya attığın andan itibaren çok daha başka bir şey sanacaklar :) Sen çok yaşa emi, epey güldürdün beni. Aslında demek istediğin şeyigayet iyi anladım ama üstü kapalı ifade ettiğim şeyde söz konusu haberin olsun:)

Benzer düşüncelere sahibiz. Gerçekten de kadınların kendilerine biçilen rolü pek sevdiğine ikimiz de inanıyoruz. Arada sırada ağlasak bile, zalim timsahın gözyaşları misali bu gözyaşları da....

Erkeği değil mi? verdiğin örneğe göre; döğerde sever de, aslında sevgi göstergesidir o, bilmiyorsun sen, eğer bu anlamda bir davranış görmediysen bil ki hiç sevilmemişsin:)

Dürüst olmak gerekirse, söz konusu benim erkeğimse onun gözünde kadın kimliğimin öne çıkmasında hiç bir sakınca görmeyenlerdenim. Tam tersine bizde var olan erkek ve kadın kromozomlarından kadın kromozomlarını tercih etmesini de isterim hiç yalan söyleyemeyeceğim bu konu da.

Ama bunun dışında , kendi özel alanımın dışında, var olma sebebim taşıdığım kadın kromozomları değildir.Bana göre beynin cinsiyeti olmadığından davranış biçimim alışagelmiş kadın davranış biçimlerinin ister istemez dışında olacaktır. Doğal olarak beni cinsel bir obje gibi algılamak isteyenlere karşı bir karşı duruşu geliştirmek zorundayım.

İşte bu aşama da diyorum ki; bunu yapacaklar yada yapmak isteyecekler sadece kadınlardır. Erkeklerin böyle bir şey isteyeceğini asla düşünmüyor ve inanmıyorum da.

Erkeklerin doğasında var olan güdü bunu yapmaya engeldir herşeyden önce.Yüzyıllardan beri soyun devamını sağlamakla görevlendirilmiş erkek dünyasında çok eşlilik son derece olağandır.Önüne geçebileceklerini hiç sanmıyorum. Beyin derhal yer değiştirerek cinsel organa doğru kayacaktır. Kaçınılmaz bir olgu bu.

İşte eğer biz burada aşk ı tartışıyorsak aşkın yaşanılmamasında en belirleyici etkenlerden bir tanesi de erkek ve kadın doğasındaki bu belirgin ayrılıktır.

Bir erkek "adanmışlığı" yaşayamaz. Oysa aşk kavramının yaşanılmasında adanmışlık en önemli faktördür.Çünkü aşk iki kişilik bir dünyadır. Ve bu dünyada ne adına olursa olsun üçüncü kişilere yer yoktur.

Ve özellikle 21. yüzyıl aşk kavramının yaşanılmamasında öylesine belirgin bir rol oynuyor ki,sağımız solumuz her anlamda uyarıcılarla dolu.İnsanlığın uzun zamandan beri tartıştığı ve kabulde zorlandığı tek olgu, kendi kendine yabancılaşması sorunudur. Kendisine yabancılaşmanın en yoğun şekilde yaşandığı 21. yüzyılda bu yalnızlıklarımız teknolojik gelişimlerle ister istemez bir kurtarıcı, bir çıkış kapısı olabiliyor.

Hiç tanımadığımız insanlarla msn gibi facebook gibi buna benzer bir çok şeyle dünyamızı genişletmeye ve kendimizi ortaya koymaya çalışıyoruz.Ve bunu yaparken bir şekilde de adı paylaşım şeklinde sanal bir gerçek oluşturuyoruz.

Sesini duymadığın, dokunmadığın, birinin varlığı hayatımızda nasıl önemli bir hale gelebilir. Neyi niçin paylaşırız? diye sormak gerekiyor ister istemez.Hiç tanımadığım birinin benim için "çok güzel, beni mutlu ettiniz," vs... şeklinde ki cümlelerini görmek nasıl bir mantıktır?.

Yazar; Yıldırım Türker in yazısında olduğu gibi gerçek bir dokunma bir çok anlamda önem taşırken bir şekilde farklı bir dokunuşu duyma ihtiyacından başka bir şey değil bunlar.Çünkü dokunmak burada da onun alanına girmek demektir.

Ve bütün bunlar dokunmaya, dokunulmaya olan ihtiyacımızın şekillendirdiği davranışlardır.

Oyacım, işte böylesine bir ortamda bu kadar çok dokunanlarımız, dokunduklarımız varken iki kişilik bir dünya kurabilir mi insanoğlu?



titus andronicus 31.07.2009

Bazı cümlelerinize kesinlikle katılıyorum.Gerçekten özellikle 21. yüzyıl bir çok anlamda insana ait değerlerin kaybedildiği ve hemen hemen her şeyin yüzeysel bir platformda ve biçimde yaşandığı bir çağ ne yazık ki...

Tüm değerler iflas etmiş durumda. Aile, arkadaşlık, dostluk vs. gibi insanların bir zamanlar sarıldığı ve yaşam bulduğu alanlar çürümüşlüğü yaşıyor.Birey olmadan bireyci olmamız öğretiliyor herşeyden önce.

Birey olabilmeyi başaramamış çoğunluk için de hemen her alanda hüsran yaşanırken, birey olabilmeyi başarabilmiş kişiler için de çok daha başka zorluklar var.Bunlara girmeyeceğim konu bu değil, farkındayım....

Sonuç olarak yaşanılması gereken yada yaşamayı hak ettiğimizi düşündüğümüz bir çok şeyden mahrum bir şekilde yaşıyoruz. Kocaman bir yalnızlık duymamız çok doğal.

Bu kadar yalnızken, mutsuzluk kavramını yüreğimizin ta içinde hissedeceğiz.Ve mutluluk bu denli bizbizeyken yaşamaya çalıştığımız konularda çok başarılı olabilmeyi ümit etmekte başka bir yanılgı olmaz mı?

Tabikii sanal dünyanın teknolojik nişmetleri sizinde belirttiğiniz gibi hızır şeklinde imdadımıza yetişmiştir.Kimi açık açık kimi çok fazla belli etmeden demeye çalıştığınız diyemediğiniz bir çok şeyi ihtiyaç duyduğu yaşamsal alanları bu yolla elde edebiliyor.

Doğal olarak hiç tanımadığınız bir insan ve bu insana ait sözler aslında hiç bir şey ifade etmeyecekken bir şekilde haklısınız, dokunmak eyleminin , başka bir açısıyla iç içe olduğunuzdan, size dokunulması ve sizin de başkalarına dokunuyor olmanız hoşunuza gidiyor.

Aslında farkındasınız tabikii, bu çok fazla gerçek değil. Asıl haz asıl doygunluk birebir insan gözlerinin birbirine değmesinde, tenlerin hissedilmesinde, kokunun algılanmasındadır.

Hiç tanımadığınız o kişi bunları size verebilecek konumda değildir ancak işe yarar olmanızın, hala var olduğunuzun bir şekilde sağlamasıdır da.


İçten içe kendimize dahi itiraf etmediğimiz şeyleri itiraf etmemizi sağlıyor yazınız.

İyi bir gözlemcisiniz ve gözlemlerinizi paylaşırken kendinizi sıyırıp atmamanız, kendinizi de bu suça diyelim:) ortak etmeniz saygı duyulacak başka bir yönünüz.

Aşk gerçekten dediğiniz gibi iki kişilik bir dünyadır.Ve alabildiğine güzeldir o iki kişilik dünya.Bunu yakalayabilmiş insanların gözlerinin gerçekten başka olguları görmeyeceğinden eminim ben.

Çünkü aşk bir yerde bencilliktir.Bu bencillik başka kişileri düşünmeyi yok eder zaten, etmelidir de. Aşk yaşanırken ben kişinin alışılmış karakterinin dışına çıktığını savunurum.

Evet bu kadar çok dokunduğumuz ve dokunanlarımızın bol olduğu bu dünya da herşeye rağmen aşkı yakalayabilmişlerin , yakalamak üzere olanların farkına varmasını istediğim tek şey vardır;

Ne kadar süreceği, nasıl biteceği değil,yaşanıyor olmasının dışında hiç bir şeyle ilgilenmeyin.Kişiler dostlar, arkadaşlar, siyaset, sanat, hepsi ama hepsi aşksız dünyanın nimetleridir. Bittiğinde sarılabileceğiniz nimetler. Aşk varken hiç bir şeyin önemi yoktur.




Oya Tekin 01.08.2009

Sevgili titus Aile kavramına ucundan girince bu konuda bir arkadaşımın yazısı geldi aklıma. Ailenin tarihi geçmişini ve bir gün tamamen kalkacağını anlatırken kadın ve erkeğinde tarihi geçmişini anlatıyordu yazısında. Dişi tanrıların yoğun olduğu anaerkil dönemde erkeğe bir tüketici gözüyle bakıldığı dolayısıyla hiçbir işe yaramadığı erkek fillere benzetildiği gerçeği bir süre sonra erkek tarafından kendi lehlerine çevrilerek baba erkil aile tipine geçildiğinin altı çiziliyordu bu süreç anlatılırken. Yazının devamında ise tarım toplumunda ortak amaçlar doğrusunda ortak beraberlik anlayışı ile sürerken aile yaşamı sanayi toplumuna geçişle bu kavramının sarsıldığı anlatılıyordu. Ve bugün. İşte bugün ise iletişim çağı ve teknolojik gelişmelerle de söylediğimiz noktaya geldik. Doğal olarak durum böyle olunca da sanal aşkların beraberinde gelmesi çokta şaşırtıcı değil aslında. Tabi bu aşk adı gibi sanal ne yazık ki. Dokunma duygusu unutturuluyor çünkü böylece sevgi yok ediliyor. Sevgisizliğin yoğun olduğu bir yerde ne, ne kadar gerçek olur ki? Ya da ne kadar yaşanır?

Bütün bunlar aslında bilinçli gerçekleştirilen bir süreçtir. İnsanlar bunu kendisi istemedi onları yönetenlerin güç savaşları sessiz ilerleyişleriyle bu hale getirildi. Farkında olmamak ya da farkında olup sessiz kalmak kabullenmek işte bugünümüzün yitik değerlerini karşımıza çıkardı. Mekanik değerler, mekanik insanlar, mekanik yaşamlar. Yaşanan cinsellikler, ilişkiler, aşklar her şey mekanik ne yazık ki. Çünkü yaratılan insan mekanik, yaratılan aile mekanik dolayısıyla duygularında mekanikleşmesi kaçınılmaz. Aşkın adanmışlığı (bu söylemim iki kişinin bir birine duyduğu aşkın ötesinde adanmışlığı da kapsıyor) korkuttu güç savaşçılarını. Bu yüzden aşkın kimyasını değiştirmek gerekiyordu, bu adanmışlık yıkılmadığı sürece şekillenmeler yapılamazdı, güç savaşçıları sarsılırdı. Böylece sinsice ve zamana yayarak önce kadının elinden alındı anaerkillik sonrada erkeğin elinden ve bugün gelinen tablo ortada. Hani kapsül reklâmı var ya, işte hepimiz bu kapsüllerden içerek evrim geçirdik. O kapsüller ret ediş kapsülleriydi, önce kadın ret edildi, sonra erkek, ardından aşk ret edildi, paralelinde aile, şimdi de bireyler kendilerini ret ediyor. Yani insan ret edildi ve bu insanın kendisine de kabul ettirildi. Ciddi bir yok oluşun içinde birkaç kişi kapsülden tam etkilenmediği için o üç harfli büyülü kelimeyi telaffuz ediyor ve kendi kimliğini savunuyor onlara da demode ya da deli deniliyor ne yazık ki. Peki, ne olacağa gelince ben uzun zamandır artık bunu düşünmüyorum çünkü çok düşündüm sonuç sanırım bu süreçten bizim gibi azınlıkta kalanların dışında herkes memnun. O halde alan veren razı durumunda neyin ne kadarını değiştirebiliriz? Sadece seyirci kalmaktan başka.

Gelelim aşka bu konuda demode olanlar ya da diğer değişle deli olanlar arasındayım. O büyülü kelimenin yaşanması gerektiğine inananlardanım elbette sevgili titus gibi. Bu konuda neler düşündüğümü daha sonra yazmayı doğru buluyorum çünkü şu an geldiğimiz noktada tam olarak aşkı açmak ya da bana göre aşkı yazmak henüz erken. Biraz daha neden aşk bilinmiyor ve yaşanmıyoru görmekte fayda var diye düşünüyorum.

Sevgili sudaay siz çok yaşayın emi usulüne göre dokunmak aşk, dokunmamak dayak.:)) Yok dayak aşkın başka hali dayak atmazsa erkek kadınını sevmiyor bize böyle söylüyorlar.:)) Tabii kadınından da dayak yiyenler var ama erkeklerde kadınlar gibi mi düşünüyor “karım beni dövmezse sevmiyor mu?” diyor işte orasını bilemeyeceğim ama toplum karısından dayak yiyen erkeğe ne diyor işte onu biliyorum. )) Bu arada şiddetin en son şekli dayak tabii sözle yapılan şiddette yadsınamaz.

Ve Sanemcim biz biliyorsun bizim için söylenenleri pek umursamıyoruz. Malum her yazdığımız olay oluyor sonrada etiketlendiriliyor bir şekilde. Buna alıştık nede olsa. Gerçeklerin şamar gibi yüzlerine çarpılmasını hazmedemeyenlerin davranış şekillerinden biridir etiketlemek. E biz kendimizi fazlasıyla tanığımıza göre varsın hormonsal kısma da etiket koysunlar kimin umurunda.:))



Sanem Uçar 01.08.2009

Bu konu da ne ben ne de Oya gerçek düşüncelerimizi henüz ortaya koymadık. Şu ana kadar yaptığımız şey, bir yazıdan yola çıkarak artık yaşanılması imkansız gibi görünen aşk olgusunun yaşanmama sebeplerini bir şekilde el yordamıyla ortaya koymak.

Bakın şu cümle gerçekten önemli;

"Hayal gücü, dokunmanın elinden tutar. Birisini arzulamak, hayal gücüyle mümkün kılınır. Birisini arzulamanın göstergesi, ona dokunmak istemektir. Onun alanına girmek, sınırlarını ihll etmek, zırhını parçalamak"

Yıldırım Türker in yazısında bence her paragraf çok önemli olmakla birlikte bu kısmı biraz daha öne çıkarma nedenim, dokunma eyleminin gerçekte ne olduğunu çok iyi bilmemize rağmen 21. yüzyılın yalnızlaştırdığı insan, bu ihtiyacını teknolojik alanların içinde kaçınılmaz olarak bir şekilde yaşamak isteyecektir.

Bu mantığı anlamıyorum derken,aslında çok iyi anladığım, vurgulamaya çalışırken aslında hiç te eleştirmediğim bir konumda ele almaya çalışıyorum.

Ortada gerçekten büyük bir yalnızlığı görmekteyim.Bilinen anlamdaki dokunma eylemi, bir şekilde hiç tanımadığımız kişilerden dahi gelebilecek cümlelerin kabulü şekline girdiği andan itibaren yaptığımız şey,"ben burdayım, sen de ordasın, varsın... bir şekilde varsın.." düşüncesinin sayın titus un çok güzel itirafıyla kendimizi mutlu hissetmek adına yapılan bir sağlamadır gerçekte.

Yolda yürürken hiç tanımadığımız birinin bize gülümsemesini hayretle karşılayan biz insanoğlu,farklı yerlerde hiç tanımadıklarımızı listemize alarak adına paylaşım dediğimiz eylemi gerçekleştirirken dokunma ve dokunulma ihtiyacının karşılanmasını istiyoruz anlamını çıkartmak çok zor değil.

Yıldırım Türker in alıntıladığım paragrafında yazdığı gibi gerçekten dokunmak şeklinde onun alanına girmek onun zırhını parçalamak ve aynısını bize yapılmasını istemektir de.

Ben sadece şimdilik tabii, dağılmış olan ilgi ve bilgi alanımlarımızda aşkı yaşayabilme olasılığının matematiksel olarak zorluğunu ortaya koymaya çalışıyorum.

Yok , olmayacak demek değildir yazdıklarım,bana göre gerçek bir tartışma her olasılığın ince ince örülmesiyle yapılmalıdır.Ve yazdıklarım sadece gelinen noktadır,olması gerekenler ayrıca yazılacaktır:)

Bu arada sevgili sudaay, sana ne desem ki:)))))))))) çok hoş bir cümle olmuş senin ki...

Bu arada gerçekten bu aşamadan sonra kadın ve erkek diye sınıflamadan tartışmada fayda var diyorum. Çünkü yine yaşadığımız yüzyılda şu meşhur ataerkil düzen hala varlığını sürdürüyor olsa da,eskiden tepede olan erkek varlığı yerini amaçlar değişmeden, kadınlara da bırakmıştır.Kadın bu düzenin tepesinde kurallarına göre yaşam sürdürürken, kadın; doğasını gerçek anlamda kaybetmiş ucube bir görüntüdedir.

Ve kesinlikle haklısın dayağın en etkili şekli sözle yapılandır. Fiziksel yaralar geçer belki ama o dille açılan yaraların silinmesi neredeyse olanaksızdır.

Ve bir itiraf;

Kadınların en becerikli olduğu konuların başında gelir:))))))))))))




Oya Tekin 06.08.2009

Sanırım yavaş yavaş artık aşka ait kendi düşüncelerimizi dile getirmenin zamanı. Biz aşk hakkında ne düşünüyoruz?

Kendi adıma bunu anlatmak açıkçası çok zor. Nedeni ise aşk ile hedefleri arasında kalıp her ikisini de yüzüne gözüne bulaştıran biri ne kadar doğru aktarabilir ki bu üç kelimeyi. Yine de dilim döndükçe daha doğrusu bana hissettirdiklerini anlatmaya çalışacağım artık ne kadar başarılı olabileceksem… :))

Karikatürdeki gibi aşkın iki kişi ile dengelendiğini düşünmüyorum. Tam aksine aşk iki kişiyle başlayıp dengenin tamda kaybolduğu bir duygudur. Bunu AŞK sözcüğünün bana yansıttıklarını anlatarak açıklamak istiyorum.

Akrofonoloji de "A" harfi Marsı temsil eder. Mars gezegeni ise algılamanın, mantığın, enerjinin simgesidir. Yani önce algılarsın ve ona kendinden enerji vererek ondan enerji alarak çekime girersin. Aynı zamanda Mars hem yapıcı hem de yıkıcı enerjileri taşır. Tutku ve insanlardaki hayvansal içgüdüler gibi güçlü duyguların yöneticisidir Mars.

"Ş" harfi de bana göre Şeb-i Arûs: sevgiliye kavuşma yani düğün gecesidir. Çekime girdikten sonra kavuşmayı hayal edersin bunun için çabalarsın.

"K" harfi de yine bana göre kaderdir. İnsan kaderini yaşar.

İşte bu yüzden dengenin bozulduğunu söylüyorum. Yani mantık devre dışı kalır aldığınız kararlarla yaptıklarınız örtüşmez yada siz örtüşmesini istemezsiniz. Hani aşk örgütlenmektir demiş ya Ece Ayhan işte tamda bunu anlatmaya çalışıyorum aslında. Örgütlenince neler olabildiğini düşününce dengeden bahsetmek mümkün mü? Tamda tersine dengelerin alt üst olduğunu olabileceğini biliyoruz öyle değil mi?

Aşka dair düşüncelerim bunlarla sınırlı değil elbette aşk yönetmek, yönetilmek duygusunu da barındırır içinde biri yönetirken diğeri yönetilmekten hoşnuttur. Bunda cinsiyetler her zaman sabit değildir ara ara yer değiştirirler birrbirleriyle. Bazen kadın yöneten erkek yönetilen bazende erkek yöneten kadın yönetilen olur. Çoğunluğun kimde olduğunun çokta önemi yoktur. Sahiplik duygusuda yoğunca yaşanır, her iki kimlikte bunu birbirlerine hissettirmekten zevk alır.

Marsın yıkıcı enerjisi devreye girdiği zaman sarsıntılarda başlar kendiliğinden. Hani sara nöbeti vardır ya onun gibi birşey. Aniden habersiz gelen nöbetle sarsılırsın. Nöbet bitince önce yorgunsundur tüm bedenin ve ruhunla sonrada sarsıntının nedenini anlarsın, daha doğrusu anlamaya çalışırsın, çözemezsin, çözmek için uğraşırsın ama sonuç alamazsın ötelersin taki bir daha ki nöbete kadar. Aşkta böyle aniden gelir yaşarken anlamazsın kavuşmanın verdiği rahatlığı yaşarsın nöbet boyunca, nöbet bitince tüm sarsıntılarının farkına varırsın. Ama nedenini, niçini çözemezsin ve ötelersin taki bir daha ki aşka kadar. Tüm bunlara rağmen geldiğinde aşk, yaşanmalı, sınırsırza, sorgusuzca. Bedenin ve ruhun açlığına, yanlızlığa iyi geldiğine hiç kimsenin kuşkusu yoksa aşk geldiğinde korkusuzca yaşanmalı sonucun çokta önemi düşünülmeden. İşte ben böyle düşünüyorum aşka dair. Ama bu söylediklerimle aşk olağan üstüdür, bulutlara çıkarsınız falanda demiyorum kesinlikle İnsan bedeninin ve ruhunun doğal bir ihtiyacıdır diyorum bu yüzden yaşanmalıdır. Şimdilik aşka dair söyleyeceklerim bunlar peki ya siz ne düşünüyorsunuz aşka dair dersem okurlarımız ne cevap verir acaba?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.