14 Ekim 2011 Cuma

Eşarp




Dünyanın en büyük felaketi de başınıza gelecek olsa bedeninizin hiç bir uzvunu kıpırdatamayacak kadar yorgun hissettiniz mi kendinizi?

Her canlı tehlike karşısında bir karşı koyuş sergiler, doğal bir tepkidir bu aslında ama ben bir kez tıpkı bir ölü gibi başıma gelecekleri kendi seyrine bırakmak ve seyirci olmak gibi bir eylemi seçmiştim.

Bir yolculuk yapacaktım,ama bu yolculuktan önce anlatacaklarım var....

Trakya' nın tam ortasıydı.

Doğu'ya rahmet okuyan bir soğukluğu vardı kış aylarının. Hani insanı tir tir titreten ,kendini yaşamla ölüm arasında ölüme daha yakın bir yerde hissettiğin, acı veren bir soğuk.

Yaz ayları da bunun tam tersiydi. İnsanı canından bezdiren yapış yapış bir sıcaklık.

Kışın, "bir daha asla sıcak demiyeceğim yaz aylarında", yazın ise " kış gelsin soğuk kelimesini duymayacaksınız ağzımdan!" şeklinde kendi kendimle çeliştiğim ve yalancı konumuna düştüğüm bu yeri geldiğim günden beri hiç sevmemiştim.

Bir yere ait düşüncelerimizi belirtirken söylediklerimizi bir türlü anlayamamışımdır ;

" Aaa çok güzel bir yerdir, havası suyu muhteşemdir!" şeklinde ve sanki birer hayvanmışız gibi aydınlatıcı açıklamalarımızı...

Ya da; " Oooo, yaşadın! süt, yoğurt, peynirin en kralını yiyeceksin bundan böyle " gibi son derece ilkel söylemlerimizle karşımızdakini ferahlatmak adına belki de söylenen yalanlarımızı....

Anlayamadım...

Hiç abartmıyorum. Tam 1-2-3-4-5- e kadar sayana dek meydanında ne var ne yoksa hepsini görebileceğiniz bir yerdi.

Bir konu da çok ünlü olabilirdi ama şansını çoktan kaybetmişti.

Alfred Joseph Hitchcock bu yeri görmüş olsa şimdiye kadar yaptığı tüm filmleri gölgede bırakabilecek bir film yaratabilirdi.Ama ben buraya geldiğimde çoktan ölmüştü sevgili Hitchcock...

Onun "Kuşlar" filminde dahi görmediğim kargalar, bilinen kargalardan çok farklı ve ürkütücü yapısıyla tepemizde dolanırlardı o iğrenç sesleriyle.

Yaşayan insanlar ise gülmekle gülmemek arasında garip bir tebessümle en mutlu anlarını yansıtırlardı.

Mutsuzluklarına çok fazla tanık olmadım. Son derece ağır dolaşan kanları olduğuna inandığımdan oturdukları yerden kalkmak gerekecekti. En azından öfkelerini ortaya koyabilmek için ama bunu bile yapmaktan aciz bir uyuşuklukları vardı.

Yine de haksızlık etmeyeyim.

Var olan tek caddesinde yaz akşamlarına ait serinlik çıktığı zaman yolun her iki tarafında sayısız defa gidiş ve gelişlerle sahilde bir yerlerde yürüyor edaları anlayabileceğim bir şey değildi.

Alışkanlıklarımla işime giderken gördüğüm yaşlı bir kadına "günaydın" deme gafletinde bulunmuştum birgün. Aldığım cevap belki de en iyi anlatacak cümledir orasını;

" Tanışıyormuyuz?"

Yooo....

"O zaman niye günaydın olsun?"

Doğru okuyorsunuz yazdıklarımı, aynen bu şekilde bir konuşmanın özetidir orası....

Ve nihayet; kafesiz, çaybahçesiz, kütüphanesiz, sinemasız , herşeysiz bu yerden kurtulma anım gelmişti.

Tam bir hafta kendi başıma yaşamla mücadele etmeye çalışırken, sevdiklerimden uzak kalmak ve doğal olarak büyük bir özlem karmaşasında nefes almak dahi zorlaşmışken bir eve ait tüm eşyalar tek başıma tarafımdan paketlenmiş, kutulara yerleştirilmiş, sabaha beni sevdiklerime ulaştıracak olan kamyona yerleştirilmek üzere hazır edilmişti .

Kamyon geldiğinde eşyaları yüklemek üzere yardımcı olanlar kutuları özenle taşırken ben vedalaşmalarımı yapıyordum orada tanıdığım bir kaç aklı başında insanla .

Ölesiye yorgundum, gülümsemeye çalışıyordum ama kelimeler ağzımdan zorlukla çıkıyordu. İçlerinden biri kendisini hep hatırlamamı söyleyerek boynuma çingene pembesi bir eşarp takıverdi.

Kamyonun yüklenmesi bitip yola koyulduğunda beni sevdiklerime, alışkanlıklarıma götürecek otöbüse doğru yol alırken son kez kucaklaştık beni yolcu etmeye gelenlerle.

Anlamsız keskin soğuğu arkamda bırakıp otöbüse binip içerdeki sıcak hava yüzüme çarptığında ne denli üşümüş olduğumu bir kez daha duyumsadım.Normal koşulda paltomu çıkarıp koltuğuma otururdum belki ama paltomu dahi çıkartamayacak kadar yorgundum. Koridor tarafındaki koltuğuma oturduğumda çantamı kendimce korumaya aldım. Çünkü yaşadığım yer yankesicileriyle tanınmış bir yerdi....

Kalabalıktı otöbüs, hatta ayakta yolcularda vardı. Yakın köylerde inecekler ayakta gitmeyi tercih ederdi zaman zaman.

Yorgunluğun ve bana çok iyi gelen sıcağın etkisiyle kendimden geçmek üzereyken sağ tarafımda ayakta yolculuk eden birinin boynumdaki eşerba dokunduğunu hissettim.Ne kadar yorgun olursanız olun düşünceler pek yorgun olmuyor ve bana bir şeyler yapmam gerektiğini söylüyordu. Ama kıpırdayamıyordum bile.

Belli ki bir yankesiciydi ve boynumdaki çingene pembesi eşarba göz dikmişti.

Normal koşulda olsa içgüdüsel bir davranışla hareket edip kendimi çok daha korunaklı bir pozisyona alabilirdim. Ama bu yerde yaşamış olmanın bana da geçirdiği garip bir tembellikle hiç hareket etmiyordum.

Gerçi istesem de bunu yapacak güçte değildim ve daha da önemlisi içten içe adamın yapmaya çalıştığı şeyi nasıl yapacağını merak etmeye başlamıştım.

Çok sabırlı bir şekilde eşarbımı çekiştiriyordu.

En az onun kadar sabırlıydım....

Milim milim eşarp boğazımdan kayıyordu ve ben bunu hissedebiliyordum.

Son noktada öylesine bir el çabukluğuyla eşarbımı yok etti ki eşarp boynumda değildi artık.

Bütün bu olaylar esnasında çok yorgun olsam da beyin çalışmaya devam ediyor dedim ya, düşünüyordum, kendime sorular soruyor ve yanıtlıyordum.

Şimdi bu adam hakkımda ne düşünüyordur acaba?

"Ne salak karı, şurada becersem ruhu duymayacak?"

Salak falan değilim, sadece eşarbıma dokunabiliyorsun ...

"Ben dünyanın en yetenekli yankesicisiyim!"

Bok yeteneklisin!!!! Şu anda kendini yetenekli sanma düşüncesini sana ben veriyorum.

Birden adamın çok mutlu olabileceğini düşündüm. Öyle ya işini yapmıştı.

İşte bir anlığına herşeye rağmen adama doğru dönüp yüzüne baktım. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Gülümsemesine gülümsemeyle karşılık verdiğimde bir şey anlamadı.

Sırtımı koltuğa dayayarak iç sesimle konuşmaya devam ettim.

"Şu anda dünyanın en yetenekli ve en mutlu insanısın.Bunları sana ben verdim biliyormusun? Gerçekler böyle olmasa bile en azından buna inanıyorsun. Bunu elinden almayacağım"

Ah bu iç sesler...

Ne anlamı var dedim kendime, hala da bir anlamını bulmuş değilim zaten.Sahip olduğumuza inandığımız şeylerin kaçı gerçekten bize aittir ? Cevabını bilmek istemediğimiz bir soru bu sadece.

sanem uçar

1 yorum:

  1. rhrozgrkdn 16.10.2010

    Sırtımda soğuk bir ürperme ile okudum,ben yerinde olsaydım çok çok farklı davranırdım..

    Doğal olarak kendi başımıza açtığımız bir nehir yatağından akıp gitmiyor hayatımız ama olsun,salt yaşamayı düşünmek bile yeter ayakta kalabilmek için .Bu güzel yazı için tşkr.sevgiyle.

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.