15 Ekim 2011 Cumartesi

Susma Zamanı




"Vallahi doğru söylüyorum, niye doğru söylemeyeyim ki, sana yalan borcum mu var?"

Diye yanındaki arkadaşına biraz sitem dolu cevap verdikten sonra arkadaşının vereceği cevabı beklemeden konuşmasına devam etti:

"Biliyorum, çok mantıklı gelmiyor insana...

Yani bir insan bir anda sessizliğe bürünür mü?"

Kendi sorusuna cevap vermeye kararlıydı, aynı zamanda konuşmaya da

"En son kullandığı cümleyi de biliyordum, ama şimdi unuttum,"herşey anlamsız" gibi bir şeydi sanırım işte o cümleyi söyledikten sonra konuşmama kararı almış olmalı ki kimse bir tek cümlesine tanık olmamış.

Ailesi neler yapmış onu konuşturmak için, doktor doktor koşuşturmuşlar sonra hacı hoca takımından da yararlanmışlar.

Tanrıya bile inanmazken eskiden ailesinin her dediğini sessiz bir kabulle yerine getirmiş ama hiç bir şey işe yaramamış, taş olmuş dudakları...

Yüzünde tatlı gülümsemeye benzer bir ifade olduğunu söylüyor onu tanıyanlar, her işini de yapıyormuş ama derin bir sessizlikle.

Deli falan sanma haaa, şimdiye kadar kimseye zarar verecek bir şey yaptığını duyan gören olmamış, sadece sanki uzayın boşluğunda yaşıyormuş gibi bir sessizliği varmış.

Eskiden evinden müzik sesleri falan da gelirmiş, öyle ya radyo var televizyon bir sürü şey var hayatımızda ve onlardan yansıyan sesler.Ama susma eylemiyle birlikte onlarda yok olmuş sanki.

Telefonları da hep kapalıymış bu arada.

İnan ki çok merak ediyorum, nasıl yaşar insan böyle, ihtiyaçlarını karşıladığını söylüyor insanlarda ama nasıl? bilen yok...

Hiç mi hasta olmaz, olursa derdini nasıl anlatır hepsi bir bilmece..."

"Eğer" dedi yanındaki arkadaşı...

"Eğer -herşey anlamsız- dediyse en son, çok mantıklı geliyor suskunluğu...."

Şaşkın gözlerle ona bakan arkadaşına gülümsedi...

"Baksana deminden beri çok fazla bilgin olmamasına rağmen onun hakkında durmadan yargılara varıyorsun.Bilmediklerinle susman gerekirken, onun adına bir sürü şey söyleyebiliyorsun.

Birileri mutlaka doğruyu biliyor konuşmasına gerek var mı?"

diyerek gürültülü bir kahkaha patlatıverdi.

Arkadaşının bu tavrına epeyce içerlemiş kadın cevap verme de gecikmedi.

"Şimdi sen bana ne demek istiyorsun? Kötü bir şey söylemiyorum ki, laflıyoruz işte, ne zararı var düşüncelerimi söylememin, hem dedikodu da yapmıyorum üstelik, olanları aktarıyorum ve ister kabul et ister etme oldukça ilginç bir durum"

derken için için düştüğü duruma kızıyordu.

Geveze gibi algılanmış olmak biraz incitmişti onu.

"Yapma şimdi!"

diye söze başladı arkadaşı...

"Benimde kötü bir niyetim yok, laflıyoruz dedin ya ,laflıyoruz işte...."

Oluşan bir anlık sessizliği serçelerin kanatlarından yansıyan sesler bozdu.

Hiç konuşmadan duyabileceğimiz sesler karıştı sonra araya.Sanki kullandığımız sözcüklerden daha mı anlamlıydı ne?...

Dışarıya hiç yansıtmasak ta iç sesimizle yaptığımız konuşmaların başlangıcındaydı.

Hiç sanmıyorum diyordu iç sesi, hiç sanmıyorum ki birden bire oluşsun bu sessizlik.

Önce sıfatlar terketmiştir cümleleri....

sonra özneler ve sonrada yüklemler belki...

öznesi, sıfatı, yüklemi olmayan cümlelerin anlamsızlığında seçmiştir sessizliği....

Kelimelere anlamlar yükleyen bizleriz, o anlamlarla kurmuyormuyuz cümlelerimizi?Kurduğumuz her cümle bizden bir esinti sadece ve bu esinti duyulmuyorsa, yada başka rüzgarlar gibi algılanıyorsa meltemde kalmak daha anlamlı değil mi?

Çevremizi saran çirkin karanlıktan bıkmıştır belki,ve bu çirkinlikleri cümlelerle yok edemeyişin çaresizliğinde seçmiştir sessizliği

Öylesine derinden hissettiki yalnızlığı,çevresini saran onca kalabalığın arasında duyulmadı sesi belki...

Ne çok "belki"ler var cümlelerimizde diye hafifçe mırıldandı.

"Anlamadım!" dedi arkadaşı gülümseyerek.

"Ne çok belki var dedim cümlelerimizde"

"ve ne çok uçurumlar...."

Son cümleyi kimse duymadı...

sanem uçar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.