26 Ekim 2011 Çarşamba

Tevfik Fikret



Tevfik Fikret (1867-1915 )

Yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim, ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.

Edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Tevfik Fikret, Türk edebiyatının en saygın kişilerinden birisidir. 24 aralık 1867 yılında İstanbul'da doğan ve 19 Ağustos 1915'te yine İstanbul'da ölen Tevfik Fikret'i benim için önemli yapan bir çok özellik var.

Her şeyden önce dürüst kişiliği ve inandığı gibi yaşamak istemesi, gerçek bir yurtsever olması ve bu uğurda kendine göre savaş vermesi son derece önemli bir yer kaplıyor.

İçinde yaşadığım bu efsunlu kentte Galatasaray Lisesi yada Robert Koleji her gördüğümde , aklıma gelen ilk isimlerdendir. Onun duygulu kişiliği çok genç yaşlarda edebiyata özellikle şiire yöneltirken, edebiyatçı kimliğiyle tanıdığımız Tevfik Fikret' in resme olan yeteneği de bana göre onu ressamlar sınıfına pek ala sokabilir.

Osmanlı döneminin belki de en zor dönemlerinde her türlü anlamsızlığın kol gezdiği zaman diliminde zor anlar yaşadığını biliyoruz.Robert kolejinde Türkçe öğretmenliği yaptığı dönemlerde Abdülhamid yönetimi aydınlar üstündeki baskısını giderek yoğunlaştırdığı dönemlerdi. Sansür ve jurnalcilik bütün hızıyla işliyordu. Ve o günlerin birinde bir dost evinde okuduğu II. Abdülhamid'i eleştiren bir şiiri nedeniyle gözaltına alındı. Evi arandı ancak şiir bulunamayınca serbest bırakıldı.

Bu kargaşa içersinde herşeyi bir kenara bırakıp kaçmak fikri Tevfik Fikret' in öylesine içindeydi ki arkadaşlarıyla birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi hayal edebiliyordu. Bu hayaline asla kavuşamasa da İstanbul da kendi eliyle çizdiği Aşiyan da ki evinde herkesten uzak bir yaşam tarzı en azından hayallerinin bir kısmının gerçekleştiği bir olgu gibi alıyorum. Sadece eşi ve çocuklarıyla birlikte ölümüne kadar düşüncelerini zaman zaman şiire ve şiirle birlikte resimlere döktü.



Onun ressam kişiliğinin pek biliniyor olmamasını da içime sindiremiyorum. Bu sebeple bu büyük şairin resimlerinin de yer alacağı bir köşe olmasını tasarladım.

Aşiyan onun bir şekilde sığınağı olmasına rağmen II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte çekilmiş olduğu inzivadan çıkmıştır.Eski arkadaşlarıyla barıştı. Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin gazetesini kurdu.

Naif bir kişilik olmasına rağmen inandığı gibi yaşamayan insanlarla daima kavgalı bir yapısı da vardı. Tanin dergisi İttihad ve Terikki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıktı. Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı...

Galatasaray Lisesi'ne müdür olarak göreve başladığı yıllarda 31 mart olayı patlak verince olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi günde istifa etti. Ancak öğrencilerin ve o zamanın Milli Eğitim Müdürü Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Bu da kısa sürecekti ve bir süre sonra tamamiyle Galatasaray'dan kopacak ve dönmemecesine ayrılacaktı.

Hayallerinden biri de modern pedagojik ilkelere uygun yeni bir okul açmaktı. Bunu rahatsızlığı nedeniyle yapamadı. Ağır şeker hastalığına yakalanmıştı . 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi ve tedaviye pek yanaşmadığı içinde bu hastalıktan onu kaybettik.

Fikret’in gelecekteki umudunun gençler olduğu ve gençlere misyon yüklemenin Tevfik Fikret’te bir ilk olduğu, sonradan Fikret’in bu görüşünün Atatürk’e yansıdığı, Atatürk tarafından örnek alındığını biliyoruz. Bu sebeple söylemek istediklerini oğlu Haluk için yazdığı şiirlerde görmekteyiz.

Şiirlerle birlikte resim de yaptığını bildiğimizden her düşüncesi aynı zamanda resmlerine de aktarılmıştır. Örneğin;

“Çocuklar” resminde de ön planda yer alan bir eliyle yüzünü kapatmış olan çocuğun toplumun Fikret’in yaşadığı yıllardaki karmakarışık durumunu, onu arkadan izleyenlerin ise, geleceği temsil edecek olan çocuklar olduğunu düşünülebiliriz.



Bu memlekette de bir gün sabâ olursa, Haluk,
Eğer bu memleketin sislenen şu nâsiye-i
Mukadderatı kavî bir elin, kavî, muhyî
Bir ihtizâz-ı temasiyle silkinip şu donuk,
Şu paslıçehre-i millet biraz gülerse… O gün
Ben ölmemiş bile olsam, hayâta pek ölgün
Bir irtibâtım olur şüphesiz; o gün benden
Ümidi kes, beni kötrüm ve boş muhitimde
Merâmetimle umut; çünkü leng ü pejmürde
Nazarların seni mâziye çekmek ister; sen
Bütün hüviyet ü uzviyetinde âtisin;
Terennüm eyliyor el’an kulaklarımda sesin!
Evet sabah olacaktır, sabâh olur, geceler
Tulû-ı haşre kadar sürmez; âkıbet bu semâ,
Bu mai gök size bir gün acır; melul olma
Hayâta neş’e güneştir, melâl içinde beşer
Çürür bizim gibi… Siz, ey fezâ-yı ferdânın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!
Ufukların edebi iştiyâkı var nûra.
Tenevvür… Asrımızın işte rûh-i âmâli;
Silin bulutları, silkin zılâl-i ehvâli,
Zîya içinde koşun bir halas-ı meşkura.
Ümidimiz bu; ölürsek de biz, yaşar mutlak
Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!




Yada bu şiirde olduğu gibi;

Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşünüyorsun, bilir misin?... Babasız,
Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
Siyah-ı mateme benzer terâne-i îdi!
Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
Biraz güzellensin
Şu ru-yı zerd-i sefalet… Evet meserrettir
Çocukların payı; lâkin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor… Halûk, dinle!


Aynı şekilde kadınların o dönemdeki durumlarını göz önüne alacak olursak eşine yüklediği misyonda önemli bir yer tutar. Onun bu anlamdaki düşüncelerini biliyoruz;

“Kızlarını okutmayan millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahkum etmiş demektir; hüsranına ağlasın. Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.”

Tevfik Fikret’in eşiyle, Robert Koleji müdürünün İstanbul’a gelen oğlu onuruna verdiği bir davete katılmış ve bunun üzerine tutuklanan biridir. Ve eşi Nazime Hanım ın resimleri peçesini kaldırmış, buğulu gözlerle poz veren bir kadın kadın erkek eşitliğine inanan Tevfik Fikret in inançları doğrultusunda ortaya koyduğu eserlerden sadece bir örnektir.



Bir Tasvir Önünde

Güldün, bu heybet seni güldürdü; o kaşlar;
Bir ok gibi ateşli nazarlarla silahlı
Gözler, o bakırdan göğüs; atlar gibi coşkun
Bir kaplanın vaziyeti kadar tez ve kanatlı
Leventçe tavırlar, o arslan bazularla
Asabını oynattı… Bu soydan ve doğuştan
Yiğitlik sana uzak cedlerin şerefli
Bir armağanı; sen bu cesur ve asil kanı
İnsanlığı canlandırmak için feda edeceksin;

Hak bellediğin yola yalnız gideceksin!




Hastalığını gittikçe arttığı dönemlerde güleriz ağlanack halimize adlı kendi tablosu bir çok anlamda önemlidir. Ve bu resim yapılırken şiirde resme eşlik edecektir:

Fırçam kurumuş bir ağacın hasta bir dalı,
Elimde şikâyetçi heyecanlarla titriyor;
Gûya çiçek diye
Bir yeşil toprağa döktüğü kanlarla titriyor.
On gündür işte uğraşıyor fikrim sanatım
Bir his dalgasını resmetmek için;
Seyreylerim bu levhayı artık sürekli,
Verdim emek diye.
Seyreylerim ve bu sanatın aczine boyun eğerek
Kutsamayı ahmakça bulurum eseriyle ‘kudret’i;
Lâkin zaman olur
Pek ruhsuz bulur da beğenmem tabiatı.
Mutlak o gün beğenmek için hasta, dargın;
Bir başka çehre, gözü yaşlı bir çehre isterim…
Bundandır işte; şiir olacak yerde sözlerim
Bâzen bir inleme olur!




Sanem Uçar 27.09.2009

Büyük vatan şairimiz...

Bir yaratıcı güç var, ulu ve akpak
Kutsal ve yüce, ona vicdanla inandım.

Yeryüzü vatanım, insansoyu milletimdir benim,
Ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.

Şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var;
Dünya dönecek cennete insanla, inandım.

Yaradılışta evrim hep var, hep olmuş, hep olacak,
Ben buna Tevrat’la, İncil’le, Kuran’la inandım.

Tekmil insanlar kardeşi birbirinin… Bir hayal bu!
Olsun, ben o hayale de bin canla inandım.

İnsan eti yenmez; oh, dedim içimden, ne iyi,
Bir an için dedelerimi unuttum da, inandım.

Kan şiddeti besler, şiddet kanı; bu düşmanlık
Kan ateşidir, sönmeyecek kanla, inandım.

Elbet şu mezar hayatı zifiri karanlığın ardından
Aydınlık bir kıyamet günü gelecek, buna imanla inandım.

Aklın, o büyük sihirbazın hüneri önünde
Yok olacak, gerçek dışı ne varsa, inandım.

Karanlıklar sönecek, yanacak hakkın ışığı,
Patlayan bir volkan gibi bir anda, inandım.

Kollar ve boyunlar çözülüp, bağlanacak bir bir
Yumruklar şangırdayan zincirlerle, inandım.

Bir gün yapacak fen şu kara toprağı altın,
Bilim gücüyle olacak ne olacaksa… İnandım.
..



Tarihi Kadim

İşte der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu
ve başlar bize maval okumaya
ninniler uydurup, uyuturlar bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun
zifiri karanlık hayatında
gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek der ;
bakarsın gelecek günlerin farkı yok geceden
senin tarih dediğin işte budur
alnında altı bin yıllık buruşukluklar 10
ve bir o kadar da kuşku..
başı geçmişe, bir düşe benzer
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik ,ayakta zor durur
ben hiç tiksinmem ondan
karşıma alırım onu arada bir
anlat bakalım şu eskilerden derim
bir parça feylesofa benzer o
bir parça sırtlana
berbat suratıyla da bir hortlağa
yoklar mezarını unutulmuş gecelerin 21
başlar paslı, boğuk bir sesle
bir bir bana anlatmaya
sırasıyla ne olmuş ne bitmişse
hep yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı !
ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana
en başta kanlı bir bayrak
kanlı bir taç gelir arkasından
sonra araçlar sökün eder kan içinde :
balta, topuz, yay, kılıç, mızrak
mancınık, top, tüfek, sapan
arada kanlı komutanlar ve savaş birlikte.. 34
yenen bir kişiye yenilen on kişi
çiğneyen haklı, çiğnenen hapı yuttu,
yıkımlara, acılara alkış tut
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşağılık ve namussuzluk,
doğruluk lafta yürekte değil,
iyilik ayaklarda kötülük kucaklarda
bir tek gerçek var, tek bir gerçek :
eli kolu bağlayan zincir,
bir tek şey var sözü geçen: yumruk 44
hak güçlünün, kötünün yanı
uzun lafın kısası : ezmeyen ezilir !
nerde bir şeref var, iğreti
nerde bir mutluluk var, yama
bir şeyim ne başına inan, ne sonuna
din şehit ister, gökyüzü kurban
her yanda durmadan kan akacak
durmadan her yerde kan !
işte böyle inler, sayıklar O,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda , nasıl sürdüğünü
bakarım, iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında
duyarım sesinin titrek kuyusunda 57
yankısını korkunç bir iniltinin
bende başlarım birdenbire titremeye
toprakta tiksintiyle titremiş gibi gelir bana
savaşın gürültüsü patırtısı , indir artık
indir bu acıklı sahnelerin perdesini !
dinsin bu sonu gelmeyen karışıklık !
sen de gelenekçi iskelet
yazdığın kara yazılara bir son ver
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık
uzun karanlıklar içinde, uyumak isteyen var mı?
bizden iyi geceler onlara 68
bizden onlara iyi uykular..
kimsin ey gölge, kendinden geçmiş
koşuyorsun karanlıklara doğru?
kanla oynamış gibisin, kırmış geçirmişsin insanoğlunu
sen buna kahramanlık mı dedin ?
onun kökü kan ve hayvanlık be !
şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle, ez, vur, yak ve yık..
yalvarmalara, yakarmalara boşver
gözyaşına, iniltilere aldırma
ölümle, acıyla doldur geçtiğin yerleri 79
ne ekin ko , ne ot ko, ne yosun
sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer
mezartaşına dönsün her ocak
damlar çöksün yetimlerin başına
bu ne alçaklık böyle, bu ne namussuzluk !
hey bana bak, başbuğ musun ne ?
yerin dibine bat cakanla gösterişinle..
her başarı bir yıkım, bir mezarlık 88
işte bir yavrucak yatıyor şurda,
ey cihangir onu gör de utan !
devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı devril !
nice acılar verdin insanlara
inim inim inlettin insanları
parçalan, kararmış taç, tuz-buz ol
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların
göz yaşından incilerin nerde hani ? 96
nasıl da yosun tutmuşlar , bi görsen !
eski çağlar nasıl kanmış size ?
ey kan içen kargalar, bütün karanlıklar sizinle dolu
artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiçbir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın
hadi gidin tarih korusun sizi ,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.. 105
İşte müjdelerin en güzeli, işte en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek çağlarda :
ne savaş, ne savaşan ne salgın,
ne saltanat , ne yoksulluk, ne ezen ne ezilen
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan ne tapan
ben benim sen de sen ! 112
ey soluyan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, antlaşma ne
belki duyulmadık bir öykü, belki korkunç bir masal
çok sürmez köhne kitap
fikri gören sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak
ama kim yapacak dersin bu işi ? 120
bu öyle büyük öyle kocaman bir devrim ki.
hangi güç kalkar ben yaparım der;
yerlerin ve göklerin sahibi mi
tamam, işte oldu şimdi !
yeri göğü elinde tutan, o kibirli ,
o somurtkan ve dokunulmaz
bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi ?
gökyüzü sen söyle ! yüzyıllarca sel gibi akan ,şu
-şimdi esrik bir ağzın türküsü-
kuru sesi zindandaki bir adamın
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi
bir geniş "oh", bir derin "eyvah" , 132
bir yakarış bir övgü, şimdi tüy gibi bir rüzgar
şimdi azgın bir kasırga
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü
topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı
topunun adanan bir cenneti var
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi,
topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar
ve topunun cehenneminde bire lokmadır insancıklar
tanrılar ne derse onu yapacak halk 143
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm
ama tanrılar ne derse onu yapacak..
inanasım gelmiyor bunların hiçbirine
" ne bileyim? " diyor kime sorsam
hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa ?
belki aldanmak yaşamanın bir gereği
belki de hepsi doğrudur kim bilir 150
belki ben hiçbir şeyin farkında değilim,
karıştırmadayım " yok" la " var ı
kusurum ne , kuşkuda olmak mı ?
kuşku , koşmaktır aydınlıklara doğru
insan aklıdır önünde sonunda gerçeği bulacak olan
belki de yok olacağız bir gün topumuz birden
kim bilir belki de var öbür dünya ?
madem ki bu beden o ölümsüzün işi
ne diye kıvranır durur, bin türlü dert içinde,
sen gel onu kederden bir çamur yap,
-her yeri kanla, gözyaşıyla dolu-
insaf be bu kadar da olur mu? 162
sen gel hem yoktan var et, sonra varettiğini boz, kötüle !
hiçbir yaradandan ummam bunu
yaradan , yok eder perişan etmez !
en zorlu düşmanın işte , Tanrı
boğmak ister seni ulu katında,
çünkü çok iyi tanırsın sen o yılanı
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani :
Kuşku ! en zalim en güçlü düşman ,
bunu ya bildinde koydun kafamıza
ya da bilemedin işin nereye varacağını 173
"şeytanlık, düzen, sapıklık " denen şey var ya ;
bugün yerinden yurdundan edecek seni o
tapınağında ışıklarını söndürüyor
elleriyle parçalıyor heykelini
sense, iler tutar yanın kalmamış
göçüp gidiyorsun olanca hızınla
burçlarında yıkılmalar falan hani ?
nerde hani gümbürtüsü yıldırımların ?
o kızgın soluğun nerde hani ? 182
ne cehennemlerinde bir kaynama var
ne büyük acını gören bir göz,
ne de kulaklarında dokunaklı bir çınlama..
oysa bir ufak parçası kopsa insanın
bir sızlama olsun duyulur, bir ağlaşma
sen "yeryüzü " ve " gökyüzü " nle göç git de
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta,
tam tersi kahkahadan geçilmiyor 190
zaten yalana ağlasa ağlasa ,bir iki yüzlüler ağlar
bir de ahmaklar....

- EK-

Paraya hiç doymayan bir ozanmışım
zangoçluk edermişim Protestanlara gider
size edebi saygılarımı sunarım efendim
yani yaldızlı bir kürsünün üstadına
bilgin ozanına, yani İslam dininin
Molla Sırat Hazretlerine yani
lütfen bize ne güzel zangoçluğu yakıştırıvermişler
ama aldanmış olmayasın sakın üstadım 200
müslümanoğluyum ben ne de olsa
sen o güzel dini anlatma bana
o dinden senin kadar ben de anlarım
bende okudum o Tanrı kitabını
yüreğe doğan o sözleri ben de dinledim
ben de dolaştım sizin gibi cami cami
Tanrı önünde bende oldum iki kat
-açılırdı hayalimde cennet yolu-
dolardı yüreğime cehennem korkusu-
ulu Tubaya ben de tırmandım
bende çıktım melekler katına 211
ezanı duydum mu bayılırdım
nasıl koşardım o " Tanrı " sesine !
ben de tespih çektim , dua ettim
ben de namaz kıldım , oruç tuttum
hepsini hepsini yaptım ; halt ettim !
çünkü ne dendiyse inanmıştım,
kanmıştım senin kandıklarına,
bağlanmıştım körü körüne
canımı adamıştım dinime, canımı
Tanrıyı da sevmiştim ,peygamberini de 221
ama onlar bugün çok uzaklarda
anladım ben hanyayı konyayı
bizi " hakka " götüren yol başka
senin saydıkların var ya hani
şu şaşılacak şeyler, hani doğaüstü
onlar hep masal, hep kafadan atma
bugün hiç durmadan arıyor insan
gitgide görüyor, işin içyüzünü de
senin hokkabazlar unutmuşlar geleceği
İsa ile Musa, aldatılan ve aldatan
o büyülü değnek ,bir koca kuyruklu yalan 232
işte insanoğlu bir yerde böyle sapık
kendi yapar putunu , sonra tapar gene kendi..
git ara kiliseyi , dolaş Kabeyi
çan sesini duy, tekbiri dinle
umduğun beklediğin şeyler nerde hani ?
ortalıkta bir tek şey göreme
Şeytanı da düzme, Allahı gibi
Budası da düzme, Ehrimeni düzme, Yezdanı düzme
bir korkak kuşku yaratmış bunların topunu..
gölgeler baktım , gölgeler, gölgeler..
sonra baktım bir karanlık uçurum 243
haydi dön geri , dön geri , dön , oğlum !
ve beynimden vurulmuş gibi devrildim..
şimdi benim ne cennet, ne cehennem umrumda
bakarım evrene , şaşar şaşar kalırım
ne tapılan tanırım, ne taptıran tanırım
yaradılışın kuluyum ben artık ,ben yaradılışın kulu !
pıtrak gibi işte gökyüzünde mescitler
işte onlara, orda vicdanım secde eder 251
işte benim bundan böyle tapınmam bu
işte bundan böyle benim vaktim böyle geçer
artık öyle rahat, öyle rahat ki içerim
ayırt edemem kendimi bir kayadan
tapınmakta biraz minnacık bir kuşla
bir ishak kuşu da " lailaheillallah " der, ben de derim
ve doğruluk ve alçakgönüllülük ve sıkı dostluk
ve el uzatma ve koruma ve insaf ve acıma
ve bir ozana zangoç dememek..
işte buyuran bunlar benim vicdanıma
benim ayinim , düşünüp yapmaktır 262
benim dinim , insan gibi yaşamaktır
inanmışım : toprağa, taparım ben varlığa
her kanat bana bir melek sesi getirir
ne işim var peygamberle benim
beni "hakka " bir örümcek götürür
kitabım işte , yeryüzü kitabı
bendedir iyilik, kötülük tohumu
varırım hep böyle ta mezara dek
yeniden dirilmek bizim nemize gerek..
taşır, insanların hem aşkını hem acısını
bağrımdaki şu deli, şu ince yürek 273
insan gibi yaşamaktır bugün gerçek din,
insan gibi yaşamak...




Sanem Uçar 28.09.2009

Tarih-i Kadim , Tevfik Fikret in 275 dizesinden oluşmuş bir şiir. Yan taraflarda rakkamlarla bu dize sayılarını görüyorsunuz. Bu anlamda sevgili Mithat a şükranlarımı sunuyorum, bana kalsa asla saymazdım:) Ama onda garip bir matematiksel, sayılarla ilgili sevgi var. Hiç üşenmemiş ve saymış. Çok güzel bir şiirdir, ve sabırla okursanız hiç birşeyin değişmediğini ve aslında daha da kötüye gittiğini göreceksiniz.

Kendimi zincirlerle nereye bağlasam diye düşünmüyor değilim...

Hadi zincirlerle bağlayacağım bir yer buldum, hangi olayı protesto etmeliyim; bir değil, iki değil.. anlamsızlık!

Aşiyan a gidip Tevfik'le konuşmak var, bir şeyler söyleyecektir yine....





Tevfik Fikret'i gerektiği gibi anlamamamızın nedeni sanırım şiirlerinin günümüz Türkçesine doğru dürüst çevrilmemesi olmuştur. Sonuçta şiirlerini yazdığı yıla bakılırsa neredeyse 110 yıla yakın bir zaman aralığı bulunmaktadır.

Örneğin 1900 yılında yayımlanan "Rübab-ı Şikeste"de toplumsal sorunlara ağırlık vermiştir. Ardından 1911'de yayımlanan "Haluk'un Defteri" adlı şiir kitabında özellikle oğluna ve Osmanlı gençliğine çalışkanlık, yurt sevgisi ve erdemli olma gibi öğütler vermiştir. Aynı yıl basılan "Rübab'ın Cevabı" adlı şiir kitabında esas konu halk ve yaşadıkları acılardır. Bu kitapta yer alan "Tarih-i Kadim'e Zeyl" adlı şiiriyle kendisini eleştiren Mehmet Akif Ersoy'a yanıt vermiştir. En sade dil kullandığı şiirleri 1914'de yayımlanan "Şermin" adlı kitabında bulunmaktadır.

Tevfik Fikret'i sevmeyenlerin hemen bir konuda çamur atacağı şeyi de yazalım burada doğru anlaşılsın diye:

Tevfik Fikret, çocukluğundan beri Türk milletinin aydınlık geleceğinin temsilcisi olarak gördüğü Halûk yüzünden en ağır eleştirileri almıştır. Çünkü Halûk, Robert Kolej'den ayrılıp İskoçya'da elektrik mühendisliği eğitimine başladığında Hristiyan bir ailenin yanına yerleştirildi. Halûk, tam hayatına yön verilecek bir çağda olduğundan ve millî ve manevî değerlerle yeterince donatılmadığından içindeki boşluğu burada doldurma arayışına girdi. Bu yıllarda henüz 16 yaşında olan Halûk, bu ailenin telkinleriyle Hristiyanlığı seçti.Bu gelişme, İstanbul’'daki ailesini üzüntüye boğdu.Haluk daha sonra Amerika'ya giderek Michigan Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümünü bitirdi ticarete atıldı çok zengin oldu ve birden bu işleri bırakarak kendini Hristiyanlığa adadı. 1943'te Presbyterian Kilisesi'nin rahip yardımcılığına, 1956'da da Orlando'da rahiplik rütbesine yükseldi. Bu sıfat, o tarihe kadar doğuştan Hristiyan olmayan sadece beş kişiye verilmiştir. Halûk, Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçeyi öğretmedi.



Şair Talat Halman, Halûk'un hayatında bilinmeyen noktaları açıklığa kavuşturmak için 1963 ve 1964'te Halûk'tan bilgi almaya çalıştı ve gelen cevaplarda:

"Babam, bende edebiyat ve sanat istidadı bulunmayışından dolayı derin bir hayal kırıklığına uğramıştı. Ünlü şiirlerini yazdığında, ben çocuk denecek yaştaydım. İtiraf edeyim ki, o şiirleri anlamıyordum."

"Babamın sanat ve şiir istidadına kıyasla ben fazla pratik bir insandım. Zannederim, kendi hayatında gayet önemli olan şeylere ciddi ilgi göstermeye elverişli olmayışım, onu hayal kırıklığına uğratmıştı."

“Babamın benim adıma yazdığı şiirlerin bir nüshası bile yok elimde. Zaten Türkçe’yi de büyük zorluk çekerek okur oldum."

evet ne yazıkki oğlunun şahsında aslında tüm yurdunun gençlerine vermek istediği duyguları ne yazıkki ne kendi oğlu anladı ne de yurt gençleri..Bu günün gençlerinin anlaması da şimdilik hayal gibi görünüyor.. Ama anlayan gençler de çıkmıştı: Cumhuriyet aydınlanmasını gerçekleştiren Atatürk, gençlik yıllarından beri Tevfik Fikret’in şiirlerini okumuş, onun savunduğu ilkeleri benimsemişti. Atatürk’ün şu sözleri, ozanla ilgili görüşlerini dile getirir:

“Ben devrim ruhunu ondan aldım.
“O bizden çok ilerisini gören bir insandı...”
“Tevfik Fikret’i tanıyanlar, benim ne yapmak istediğimin kavrayacak kişilerdir..

Ya da Atatürk'ün Tevfik Fikret'e olan hayranlığının başka bir ifadesi;

-Tevfik Fikret'in, Tarih-i Kadim'e Zeyl şiirinin okunduğu bir komutanlar toplantısında, Mustafa Kemal ayağa kalkar ve : -Arkadaşlar, hangi Türk şairi böyle devrimci şiirler yazmıştır ... ondaki heybet, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yoktur. der (Not; Bu şiir, Tevfik Fikret'e 'Zangoç' diyen, Fikret'i Allah yolundan sapmakla suçlayan Mehmet Akif Ersoy'a ithaf edilmiştir. Mehmet Akif Tevfik Fikret'e zangoç derken, Fikret'te ona 'Molla Sırat' diye ad takmıştı.)

Mustafa Kemal Tevfik Fikret'i öylesine dikkatli ve severek okumuştur ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş kitabı olan Söylev' de de bu şairin dizelerine yer vermiştir. (Fikret'in "ufukları inatçı bir dumanla sarılı" dizesi, Söylev'de ki İstanbul işgali bölümünde kullanılmıştır.)

Hatta daha da ileri gidilebilir ki, Tevfik Fikret:

“Ey feza-yı ferdanın küçük güneşleri; artık birer birer uyanın” diye seslenirken, gelecekte Mustafa Kemal Atatürk gibi bir Türk evladının doğmasını istemiş ve Mustafa Kemal, Fikret’in dediklerini ve davranışlarını doğrulayan Türk genci olmuştur demek, hiç de abartı sayılmayabilir. Bu nedenle, Türk İnkılâbı’nın düşünce evrelerinde; Tevfik Fikret’in düşünceleri, yeri doldurulamaz derecede büyük rol oynar.

Yüz yıl önceki durumla bugünü karşılaştırdığımızda; görülen onca belalar, çekilen çileler, gerçekleştirilen mucizelere rağmen, birbirimize davranış konusunda bir arpa boyu ilerlemediğimiz görülür.

Tevfik Fikret’in öteki yönü de mimariyle olan sıkı bağıdır. Ressamlığının etkisiyle olsa gerek Âşiyan’ın planını kendisi çizmiş ve Âşiyanı ona uygun yaptırmıştır. Âşiyan onun için, içinde bulunulan durumdan bir kaçış yeri, bir sığınak olmuştur. Tevfik Fikret hakkında yakın dostları her ne kadar kalabalıktan kaçan, yalnızlıktan hoşlanan bir karakteri olduğunu söylese de onun şiirinde toplum geniş yer alır. Onun şiirlerinde toplum sorunlarının temel sorunlardan biri olduğu görülmektedir. Özellikle “Sis” ve “Hân-ı Yağma” şiirleri onun sosyal, siyasal, bürokratik gelişmeler karşısındaki tavrını açıkça ortaya koymaktadır.

Tevfik Fikret’in şiirleriyle resimleri arasında sıkı bir bağlantı vardır. Kimi resimlerini şiirlerinden yola çıkarak oluşturduğu gibi birçok şiirini de resimlerden etkilenerek ortaya çıkarmıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Fikret’e şiir yazmayı kesinlikle yasak etseler, şiire harcadığı emeği resme katmasını zorlasalar yalnız memleket çapında değil, dünya çapında bir ressam olurdu.” demiştir.



Son olarak bir şiirini yazalım:

Senin Yerinde

Senin yerinde olaydım, güzel çocuk, bilsen
Neler yapardım ben, neler yapardım o belirsiz bakan gözlerle

Senin yerinde olaydım o esmer güzellik,
O tazelikle, o şûh ateşli gençlikle, o sımsıcak ruhla,

Bütün gönülleri hayran eder, büyüler,
Ve nedensiz küsüp, uzaklaşırdım… O biçare kalpler o zaman

Sevgimle, yokluğumla ağlaşıp yalvararak
Sönüp giderlerken durur gülerdim uzaktan, güzellik göğümden

Senin yerinde olaydım, tüm aşk güneşleri
Tutsak ve duraksız, dönerdi titreşerek gururum etrafında.

Senin yerinde olaydım, kendi dudaklarımda
Ölür de öpmelerim, kimsenin sevgi hazzına hizmet etmezdi.

Yazık değil mi fakat nâzlı bir melek vücudu
Sevilmeden ölsün?... Senin yerinde olaydım, hayır, severdim ben;

Ve kendi güzelliğimi başlardım ilk, sevmekten.
Bu rûh için bir hak: Biraz da kendini sevmek değil midir, yaşamak?



Eserlerini Merak Edenler:

Rübab-ı Şikeste (1900-1984)
Haluk’un Defteri (1911-1984)
Rübabın Cevabı (1911-1945)
Şermin (1914-1983)
Tarih-i Kadim (1905)
Son Şiirler (1952, Yayına hazırlayan Cevdet Kudret)



Sanem Uçar 30.09.2009

Sevgili Mithat,

Bizlerle paylaştığın bu yazı bir çok anlamda önemli bir yazı gerçekten. Yazdıklarını tekrarlayacak değilim ama biliyorum ki bazen "terzi söküğünü dikemez"....

Kendi çocuğu ile ilgili duyabileceği hayal kırıklığını çok iyi anlıyorum ama ne yazık ki nedenini bir türlü bilemediğim " yaşların "ortak davranışı bazen istediklerimizi görememeyle doğru orantılı olarak gelişebiliyor.

Her ne kadar terzi söküğünü dikemez de olsa düşünceleri ve yaptıkları doğru şeylerdi. Hayallerini kendi çocuğu ve bir çok çocuğun gerçekleştirmesini istemesine rağmen, en umutsuz olduğumuz anlarda dahi, aralarından birileri çıkar ve farklılığı yaratır. Tıpkı Mustafa Kemal Atatürk gibi.

Ve bir aşamadan sonra o herkesin babasıdır. Haluğun babası olup olmadığının bir önemi yoktur.

Çok alakasız gibi gözüksede dün çok farklı bir konu da Türkiyenin yetiştirdiği en büyük insanlardan birinin yanındaydım.Gerçek bir vatansever ve Atatürkçü güzel bir bayan...



Muazzez İlmiye Çığ bu kişi.

Yanında iki kızı kendisiyle neredeyse randevu alarak konuşuyordu:) Bir kızının cümlesini aktarıyorum;

"O sadece bizim annemiz değil, herkesin annesi...."

Bu sebeple Tevfik Fikret belki hayal kırıklığına uğramış olsa da onun evlatları olarak inançlarını çok daha kötü bir durumda olduğumuz şu günlerde haykırmaya, iletmeye devam edecekler daima olacaktır.

1 yorum:

  1. sudaay 28.09.2009

    yaptığı resimler mükemmelmiş gerçekten..
    Fikretin bu yönünü bilmiyordum..
    öldüğünde cenazesine katılan tek subay Mustafa Kemalmiş..
    Devrinden önde giden insanlardan...
    tuhaf geliyor insana neredeyse 100 yıl önce ölen biri
    bizim devrin insanından ne kadar aydınlıkmış
    üstüne hiçbir şey koyamamışız tersine yapılanları geri yıkmaya çalışıyoruz..

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.