26 Ekim 2011 Çarşamba

Yazar Mehmet Güreli




Mehmet Güreli öncelikle müzisyen kimliğiyle benim için önemli olmakla birlikte onun edebiyat alanında yazdıklarını okuduktan sonra daha farklı anlam kazanan sanatçılardan bir tanesi olmuştur.

Öncelikle yazılarını belli bir kalıba koymada zorlandığımı belirtmeliyim. Öykü olarak değerlendirilebilen bir yazı kolaylıkla bir deneme ye yada edebiyatın daha farklı formlarına kolaylıkla dönüşebiliyor.

Bu sebeple eserlerinin Mehmet Güreli ye özgü olduğunu söylemek çok daha doğru bir yaklaşım olarak geliyor bana.

Her yazısında o kendine özgü biçimi ve kurguyu görebilmek söz konusu. Son derece entellektüel bir dünya görüşünü görebildiğimiz kadar okuyucuyu da kendi dünyasında yol almasını sağlayan ve kişinin hayal dünyasını da kullanmasına olanak veren bir yazım şekli var.



Şu ana kadar yayınlanmış üç kitabı var.

-Sıcak Bir Göz 1985
-Alope'nin Odası 1993
-Hayaller ve Sokaklar 2010

Sanatçının tüm hayatı sanatın tüm kollarıyla birlikte iç içe geçmiş durumda. Gazetecilikle başlayan serüven bir şekilde edebiyatı hep içinde barındırmış.

Gazeteciliğe başlayışı ise bir tesadüfe dayanıyor.

"Almanya'dan döndüm, bir ay sonra da Hürriyet gazetesine girdim. Tesadüfen bir arkadaşımı görmeye gitmiştim. Almanca çevirmen arıyorlarmış, hemen bana "gel başla" dediler. Hürriyet'ten önce hayatımda askerlik var, iki yıl felsefe öğrenciliği var, ve sokaklarda dolaşıp sinemaya gitmek var, müzik yapmak var, evlilik var. Bu çocuklar sanatla uğraşıyorlar diye evlerden, ailelerden yardım alıyorduk eşimle...

Gazetede dış haberlerde de çalıştım. Müzik sayfası, sinema sayfası, televizyon sayfası yaptım. Bunların hepsi iç içe 11 yıl geçti. Üçbin tane yazı yazmışımdır gazeteciyken. Çok sevdiğim insanların ölüm yazılarını yazdım, Truffaut'yu yazdım, Chaplin'i, John Lennon'ı yazdım.

Hürriyetteyken elime biraz para geçti ama yine borçlanarak "Vapurlar" filmini yaptım, iki tane dergi çıkardım. Beyaz dergisi kapandıktan sonra Nisan'ı çıkardık, sonra yayınevine dönüştürdük, kimsenin basmaya cesaret edemeyeceği kitapları bastık."

Gerçek bir entellektüel olan Mehmet Güreli nin kitaplarında gerçekten çok farklı bir haz alabiliyor insan.

Konuşmalarındaki son derece akıcı uslub kitaplarında oldukça değişik bir biçime bürünebiliyor.

Düşünceleriyle de örnek alınabilecek tek kişi gelmiştir bana her zaman.

Gerçek bir düşünür gibi verdiği yanıt bana göre bunun en güzel kanıtlarından biri;

‘‘Entelektüelliğin düşman olarak lanse edildiği tek ülke belki de biziz. Entelektüelin insanı farklı yönlere çekecek biri olduğunu kimse düşünmüyor. Otuz yıldır kendi çapımda çalışmalar yapmaya çalışıyorum ama bunun talebini yaratmaya da çalışmıyorum. Ben aslında yaratma şevki yaratmak istiyorum. Yaratıcılık insana hiç bilmediği alanlar yaratmakla olur’’

Onu tüm yönleriyle anlatmak gerçekten çok zor.

Kişiyi en iyi tanımanın yolu biraz da yazdıklarını okumaktan geçtiğine inandığım için müzisyen kimliğiyle sevdiğim Mehmet Güreli edebiyatçı yönüyle inanılmaz bir yere erişti benim için.

Gerçekten onu çok daha iyi anlatabilmeyi isterdim ama söylediğim gibi bu denli farklı özelliklere sahip bir kişiyi anlatabilmek pek kolay değil.

İster istemez onun cümlelerine sarılma ihtiyacı duyuyorum bu konuda;

"O kadar zor ki insanın kendini anlatması. En zor soru; şu anlamda çok zor: İnsan kendini tanımadığı zaman buluyor kendini, belki de. İnsan hakikaten tanımıyor kendini. Burada ben şuyum, buyum anlamında bir tanımamazlık değil anlatmak istediğim.
Tanımak çok zor bir şey çünkü, zaten kendini sınırlandırmıyorsun. Yarın belki başka bir şey olacaksın. Durmadan değişiyorsun, her gün bir şeyler katıp duruyorsun kendine. Bugünkü Mehmet ile yarınki Mehmet farklı.

Bir cümlede kendim için ne diyebilirim dersen; iyi niyetini hiç kaybetmeyen, devamlı çabalayan bir adam olarak görüyorum kendimi. Nereye gittiğini bilmeyen, nereye gideceğini kestiremeyen uğraşlar sonucunda, ne kestireceğini ve karşılığını beklemeyen bir insan."

Bu sebeple onun kitaplarını okunmasını önermekten başka yapabileceğim bir şey yokmuş gibi geliyor bana. Çünkü o satırlar da Mehmet Güreli nin bana göre tamiyle kendisi var.



Okuduğum kitapları arasında Alope'nin Odası son derece zengin bir dünya görüşünün, büyük bir birikimin izlerini taşımakta. Modern deneme türü diyebileceğimiz türden muhteşem bir kitap.

Bu yıl çıkan Hayaller ve Sokaklar sanat ve felsefeyle bütünleşmiş kişiye farkında olmadan ayna tutabilen düşündüren muhteşem bir kurguya sahip farklı türden yazıların bir bileşimi...

Kesinlikle okunması gereken yazarlar listesinde olacak bir yazar.

Son kitabı 'Hayaller ve Sokaklar'dan çok hoş bir-iki öyküyü buraya almak istiyorum;



Eski Bir Bina

Kara bulutlar arasından sızan cılız ışığın etkisiz süzülüşü, not defterinin sarı sayfalarından birine çizdiği binanın camlarında bile zar zor fark ediliyordu. Kiremitleri çizmeye başlamıştı ki iskeleye yanaştı vapur, gözlüğünü çıkardı, defteri çantasına koydu.

Ara sokağa saptığında, içindeki ses onu çok iyi bildiği bir yöne doğru sürüklüyordu, yıllardır gitmediği ama bir türlü unutamadığı, anılarını kimseyle paylaşmadığı bir yere... Durdu, sanki yanlış bir sokağa sapmıştı, burada bu dükkânın olmaması gerekir, diye düşündü, ama bina onu yanıltmıyordu. Taşları tanımıştı.

Vapurda ona yan gözle baktığını hissettiği bir kız geldi aklına birden. Binaya tam adımını atacaktı ki kızın ona sanki, girme bir daha buraya, der gibi yüzüne baktığını gördü. Kızın telaşlı, endişeli gözleri bir şeyler anlatmak istiyordu.

Onu buraya sürükleyen duygunun ne olduğunu ise hiç bilmiyordu. Kızı da hayatında ilk kez görmüştü.

Belki ilk işe başladığı yer gözünde tütüyordu Eyüb’ün ya da adını koyamadığı bir duygu.

Saklı kalmış, açılmamış bir sandıkta unutulmuş bir his onu yanına çağırıyordu. Konuşmak istiyordu onunla.

Birden göğsünde o güne kadar hiç duymadığı bir ağrıyla duvara yaslandı. Kıpırdayamadı bir süre, kimseyle paylaşmak istemediği bir andı. Biraz soluklandı, ağır adımlarla binaya doğru ilerledi, birden durdu, çok heyecanlıydı, sigara paketine el attı, sonra vazgeçti, derin bir nefes aldı, merdivenleri çıkmaya başladı. Boya kokuyordu her yer, ikinci katta bir kapının önünde durdu, yine bir nefes aldı, yavaşça kapıyı tıklattı, odadan ses gelmiyordu. Açtı kapıyı.

Kızın gözleri onu izliyordu, yine kuşku dolu ve tedirgindi, ama içeride kimse yoktu. Bu, beklemediği bir şey değildi ama burada ne kadar beklemesi gerektiğini de kestiremiyordu. Koltuğa oturup, etrafı seyrederken kızın görüntüsü de karşısında belirivermişti. Ona öyle bir bakıyordu ki Eyüb de uzun süre gözlerini ondan alamadı. İnanmak istemiyordu ama kız kendinden çok emin konuşmaya başladı: “Yıllar önce çok önem verdiğim biriyle siz bu odada beraber çalışmıştınız, ama özellikle buraya gelmenizi istemedim ben. İçimde hep geçmişten kalan bir korkuyu taşıyordum.

Bunu sizin benden daha iyi bildiğinizi düşünüyordum önce, ama sonra anladım ki nasıl bilmiyorum, sizin sanki her şeyi unuttuğunuzu fark ettim vapurda, belki de unutmuş görünmek istediğinizi demem gerekiyor.

Size her şeyi benim hatırlatmam mı gerekiyordu yoksa susmam mı? Hiç bilmiyorum.

Soracak kimsem de yoktu, konuşacak kimsem de. Peşinize düşüp size bazı ipuçlarını sunmam gerekiyordu.

Gözlerim ne yazık ki her şeyi izah etmeye yetmiyor. Bağırmam şart, yaralarınızı göstermem de, hatta ezberlediğim mektuplarınızı da size tekrarlamalı, yüksek sesle okumalıyım.

O kadının da zamanla eridiğini size nasıl anlatabilirim ki?

Acılarıyla düşünmeye alışmıştı o. Bu dergide şiirleriyle size ait bir yaşamın içine saklanmıştı. Ona göre yaptığı iş bir tür seslenme ya da feryattı. Bir gün şöyle demişti: ‘O hiç konuşmayacak ama her adımında sen her sesin ne anlama geldiğini anlayacaksın. Yaptığı şeylerin önemsiz olduğunu söyleyecek, senin için ayıracak zamanı olmadığını fısıldayacak, ama seni her zaman düşündüğünü yalnız sen bileceksin.’ O, benim annemdi.”

Eyüb, bu sözleri dinlerken, gözleri dolu dolu duvarda asılı bir resme öyle bakakalmıştı. Söyleyecek çok sözü olduğunu düşünüyordu yine, ama sadece o kadar.

Odada bir saat kadar daha öylece kaldı, vapura bindiğinde defterini açtı, yazmaya başladı:“Vapurdayım, sis düdükleri beynimde uçuşan sesleri bastıramıyor. Nereye gitsem sen oradasın...”

Evet bu usta sanatçı elini attığı her alanda harikalar yaratırken aynı başarıyı sinema alanında göstermektedir.

Benim için önemli bir konu da böylesine yetenekli bir sanatçının sinema alanında ilk uzun metrajlı filmini yaparken kendi eserini değil de Peyami Safa nın bir romanını sinemaya uygulamasıdır. Bu gerçekten son derece önemli filmi sinema bölümünde ele almayı düşünüyorum.

Ancak hemen belirtmeliyim ki, edebiyat alanında bu denli etkinken kendi eseriyle değil Türk edebiyatından bir örnekle karşımıza çıkması da onun kişiliğindeki ilginç yönlerden bir tanesi oluyor.

"Ben" duygusundan tamamiyle uzakta sanat için yapılan doğru seçimlerden bir tanesi açıkcası.

Bu konuda kendisiyle yapılan bir röpörtajda konuyu son derece güzel bir şekilde özetliyor;

“Ne anlatırsan anlat sinemada, o sana mal oluyor zaten. Sinema üzerine fazla kafa yormadan giriştikleri için olabilir. Ben mesela sinemayı kendimden daha çok severim. Sinemayı o kadar saygın ve kutsal bir alan olarak kabul ediyorum ki, öykünün sinema içindeki yerini düşünürüm önce, bana mı başkasına mı ait olduğu ikinci plandadır. Kimileri gibi ‘Ben geldim’ demek de çok önemli değil benim için.”



Bir Gemiciyle Konuşmalar

İyi yazılmış bir sayfada bütün sözcükler aynı yöne dönük olmalı. (R.L.Stevenson)

Bir Sinbad filmiyle başlamıştı her şey.

Gemicinin bir hikâyesine dönmüştü hayatı, macera yüklü ve sevinçli. O da denizlere açıldı yıllar sonra, bir Conrad, Melville ya da London gibi ve durmadan yazdı. Faulkner’in dediği gibi, iyi bir yazarı hiçbir şey yok edemezdi, iyi bir yazarı değiştirecek tek şey ölümdü.

Seferden her döndüğünde, küçük evine kavuşmanın mutluluğunu yaşardı.

Hep geride bir şeyler kalırdı, onun için, unutamadığı rüyalarını süsleyen, geçmiş bile diyemediği esintiler, nesneler.

Karaya ayak basmaya yakın kamarasında odasını, bahçede hamağında sallanırken de mavilikleri düşlerdi. İlk sabah horozunun sesiyle uyandığında, ancak o zaman artık evinde olduğunu düşünmeye başlardı. Pencereyi açtığında portakal çiçeklerinin enfes kokuları dolardı içeriye.

Zaman yavaş yavaş geri gelirdi kısa bir süre sonra...

Yeni yolculuklar, yeni limanlar düşlerken yatağına uzanır, iyi ki evimdeyim, diye düşünürdü.

Bir Sinbad filmiyle başlamıştı her şey.

Böyle bir giriş okumuştu yıllar önce. Hayatının değişikliklerine de çok uyuyordu bu söz, onu kıyılara yakınlaştırıyordu ve bir başlangıç olarak yıllar sonra sürekli hatırladığı bir cümleydi. Denize açıldığı ilk gün geldi gözünün önüne. Nereye gittiğini bilmeden, ne zaman varacağını kestiremeden çıkılan bir yolculuktu. Zamanın mavi, düşlerin, hayallerin gri göründüğü bir rüya gibi. Yeni olmanın zorluğuyla, bilinmeyenlerin çokluğunun birleştiği bir gemideydi artık.

Günler geçtikçe beklemeyi unutmuştu. Eğer bir limandan söz ediliyorsa varana kadar hayal etmeyi başkalarına bırakmıştı. Bir limana yaklaştıklarında neyi beklediğini bilmemek bile iyi geliyordu ona. Her gece ay ışığı olsun olmasın hayatın mucizelerle dolu olduğunu tekrarlıyordu kendine. Kabule hazırdım, diye yazmıştı not defterine. Hiçbir şey beklemeden...

İlk kitabını yayınladığında The Paris Review’da uzun bir söyleşi yapmışlardı onunla:

“Hava nasıl olursa olsun dolaşırdık nehir kıyısında, birkaç içki şişesini yanımıza alır, saatlerce konuşur, insanın kendini bir şeye adamasının nasıl bir şey olduğunu keşfetmeye çalışırdık. Yazmaya karar verdiğimde uzun bir süre eve kapanmıştım. Kimse beni bulamıyordu, ben de kimseyi aramıyordum. Zamanla da herkesi unuttum sanki, biriktirdiğim para bitene kadar yazmalıydım. Tek düşüncem buydu. Faulkner’in dediği gibi, kâğıt ve kalem dünyalar kurmaya yeterdi. Sözler, kulağımda çınlıyordu:

Kâğıt ve kalem...

Bana yetecek kadar para biriktirmiş, sadece içimdeki sesi dinliyordum.

Uykumda bile bir ses, eserin bitene kadar sokağa bile çıkma diyordu..

Etkilendiğim o kadar çok şey vardı ki, bilmediğim şeylerden bile çok etkilendiğimi söylemek isterim. Adını bile bilmediğim çiçeklerin kokusu, anlamadığım dillerin müziği mesela.

Dolaştığım yerleri bulsam da o boşlukları hiç dolduramadım hayatımda. Neden gittiğimi hep bildiğimi sandım, ama dönüşler konusunda hala bir fikrim yok.

Marsilya’da bir cafede biriyle tanıştım bir gece. Sıkıntılı bir haldeydi, bana Arjantinli olduğunu söyledi, İngilizcesini çok kolay anlayabiliyordum. Ayrılırken bana bir kitap çıkarıp verdi, sol tarafı İspanyolca, sağ tarafı ise İngilizceydi. Çok güzel resimler vardı ayrıca kitapta. Gemiye döndüğümde okumaya çalıştım, tam anladığımı söyleyemem, ağdalı bir dille yazılmıştı, yüze yakın kelimenin altını çizdim, sabaha kadar sözlükle tekrar tekrar okudum. Sabaha karşı kendimi o kadar zinde hissediyordum ki, şaşırmıştım. Birden not defterimi alıp güverteye çıktım, güneş kendini göstermeye hazırlanıyordu...

Bir saat sonra bitmişti hikâyem.

Nehir kıyısında onu son gördüğüm günden beri, diye başlamasını isterdim...”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.