14 Ekim 2011 Cuma

Kıymet Nadir Bindebir ve Alzheimer



Öncelikle Kıymet Nadir Bindebir'i tanıtmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Benim çok sevdiğim kalemlerden bir tanesidir.Çoğu kişinin söyleyemediği gerçekleri hiç yalana dolana gerek duymadan,cesur bir şekilde ortaya koyan saygı duyulacak bir yazardır.

Kelimeleri seçişinde büyük bir kıvraklık vardır ve dili tam anlamıyla çatallıdır, diline düşen yanar açıkcası, ama bir o kadar da espirilidir.

Kısacası her yazısını büyük bir keyifle okuduğum ve varlığıyla mutlu olduğum bir yazardır.

Onun yazılarını dostlarımla paylaşmaktan büyük bir keyif alır ve ona hep "benim hatun" diye hitap ederim.

Benim hatun yeni bir kitap sürmüş piyasaya. Kitabın adı;

"Hamdolsun verdiğin internete."



Kitabı henüz okumadım,şu anda kitapla ilgili bir yorum da da bulunmak niyetinde değilim. Yalnız bu çok sevdiğim Hatun öylesine bir tanıtım yazısı yazmış ki, öncelikle içimdeki tüm sırça köşk bir an da dağılıverdi.

Zaten bu ülkede içimize sinen doğru iş yapabilen kaç kişi var? Bu sebeple hep sırça köşk misali içimiz.

Yazdığını okuduğumda içimde oluşan soğuk rüzgarı sizlere anlatamam. Güvendiğim dağlara kar yağdı deyimini çok daha iyi anladım mesela. Ve ister istemez bir kez daha tosladığımı hissettim duvarlara.

Farkında olmadan gözlerimden akan yaşları hissettiğimde içimde daima kanayan bir yara olacak bir başka olguyu öylesine kanatmıştı ki bir kez daha kendimi kötü hissettim.



Alzheimer

Bu hastalığa karşı inanılmaz bir tepkim var. Nefret mi değil mi, nefret olmalı mı olmamalı mı? hiç bilmediğim ama adını duyduğum anda tüylerimi diken diken eden çok ama çok kötü bir hastalık bu.

Ben babamı bu hastalıktan kaybettim.

Ölüm mutlak gerçeğimizdir. Ölümle ilgili hiç bir sıkıntım yok ama ölüm şekilleri daima bazen itiraz etmeme sebep olabiliyor.

Benim babam bu hastalıktan nefes almayı unuttuğu için beyni, "boğularak" öldü.

Ve bu çok sevgili yazarımız bu hastalıkla ilgili olarak öylesine kulaktan dolma bilgilerle bir giriş cümlesi yazmış ki, bunu yazarken bu ülkedeki 500 bin , bunu en az ikiyle çarpın aile bireyleri olarak Alzheimer hastasını hiçe saymış.

Çünkü bu hastalık sadece yakalanan kişiyi değil aynı zamanda onun çevresini de kuşatan ,yakan ve kişilere cehennem azabını yaşatan bir hastalıktır.

Toplum tarafından "bunama" diye basite indirgediğimiz bu hastalık bunama değildir. Kafatasının içindeki o beynin gittikçe nedeni belli olmayan bir şekilde küçülmesidir. Ve inanılmaz ağrılı, sancılı ve ruhsal olarak kabulde zorlayıcı bir hastalıktır.

Senin kendini bildiğinden beri bildiğini sandığın insanın öylesine değişken durumlarına sahit olursun ki,ve en acısı da o sevdiğin kişinin hiç bir anlam veremediği bu durumu alıgılayamayışının sancısıyla;

"ben... yaaaaa offffffffff, ne oluyor ?"cümlerini duymaya devam edersin yaşadığın sürece.

Kendi bedenine hapsedilmiş bir ben içersinden çıkmaya çalışan ama yolu bulamayan insanın çaresiz devinimlerinin, haykırışlarının, zaman zaman zorbalıklarının arasında onunla birlikte kaybolursun.

Diyor ki bu hatun kitabının tanıtımında;

"Bu toplum aynen Nazmiye Demirel gibi altmış yıldır ‘yüce insan ların yanında, ayakta, fonksiyonsuz, kıpırtısız, ağaç gibi dikilip duvar gibi susarak, susturularak, tepkisiz yaşadı. Altmış yıldır sağ iktidarların dayattığı bireysel/toplumsal eşitsizliğe karşı tepki veremeden, Nazmiye Hanım gibi küçük kırmızı mendili terli avu-cunda sıkıp durdu. Sonunda Türk toplumu da Nazmiye Hanım gibi Alzheimer a yakalandı. O artık hiç konuşamama, kimseyi tanıyamama, tepki verememe hali. O beyindeki gri hücreleri artık hiç kullanamama durumu...

Alzheimer'lılar iç dünyalarında ne yaşıyorlar, neler hissediyorlar bilinmiyor; ama bir sandalyede hareketsiz oturup, sabit bakışlarla öööyle ufuklara dalıyorlar.

Kim bilir, belki de eşitsizlikçi sağcı düşüncenin nurlu ufuklarını görüyorlardır.

(Kıymet Nadir Bindebir)


Hayır sayın Bindebir, siz bilmiyorsunuz alzheimer lı hastalarla ilgili bir şey. Kulaktan dolma, bir araştırmaya bile gerek duymadan ,öylesine bir kelime gibi kullanmanın dışında "alık bön bön bakan "anlamında aşağılıyorsunuz.

Siz ki bir yazarsınız bende öyle sanıyordum, aynı zamanda sosyolojik olarak da büyük bir hata yapıyorsunuz.

Haklısınız bu toplum uzun zamandan beri susturulmuş bilinçli ve sistemli bir seçimle. Ancak Alzheimer bilinçli bir seçim bile değil. Tam tersine hastanın bu kabuktan çıkma adına verdiği bir hastalığın adı.İstemeden gelişen bir olayla istemle yaratılmaya çalışılan bir eylemi benzer şekilde kullanabilmekte ayrı bir sosyolojik hatadır.

Herşeyi bir kenara bıraktım bir yazar olarak Irıs Murdoch adını duymuş olmalısınız. Duymadıysanız yazık derim başka bir şey demem. Bu felsefeci ve büyük kadın yazar Alzheimer dan hayatını kaybetmeden önce bu hastalığı kendi kalemiyle tanımlamıştı. Duymak istermisiniz;

"Çok kötü, sessiz ve karanlık bir yerde olmak"

Sizin deyiminizle eşitsizlikçi sağcı düşüncenin nurlu ufuklarını görmüyorlar, tam tersine kendi bedenine hapsolmuş durumdan çıkmaya çalışıyorlar ama siz o çığlıkları duyamazsınız. Belki bundan sonra....

Ravel dinlermisiniz sayın Bindebir? Bolero nun o muhteşem bestecisi de bu hastalıktan ölmüştür. Hatta Albert Einstein da.

Bir şey betimlenirken eğer yazarsanız, bir çok şeyi düşünmek zorundasınız.

Alzheimer konusunda bilgi verilmeye devam edilecek...

Siz gizli gizli Pamuk okurken bende sizi okumaya devam edeceğim.




Sanem Uçar 16.06.2009

Çoğu kişi için burada yazılanların çok fazla önemi yok gibi gelebilir.Kelimelere yüklediğimiz anlamların açılımları sandığımızdan çok daha önemlidir.

Bu gündem bir çok konuyu içinde barındırken özellikle kelimelerin üzerine yüklediğimiz anlamların öneminden söz etmeye çalışacağım.

Alışılmış durumların dışında bir tavır sergilediğinizde yadırganırsınız. Belli kalıplara alışmış düşünce yapısı ister istemez sizi sorgular yada ret eder.

Engelliler biz platformunda yer aldığım andan itibaren ilk karşılaştığım soru; sakatlığımın ne olduğuydu. Bu sorunun yanıtını verdiğimde karşılaştığım ilk tepkide şaşkınlıktı doğal olarak.

Sakat değildim , öyle ya öyleyse aralarında ne işim olabilirdi?

O denli sık karşılaştım ki "neden bizimlesiniz?" sorusuna doğal olarak otomatikleşmiş bir cevap gelişti.

Yaşadığım için burdayım.....

Çoğunluk tarafından anlaşılmadı bu cevap dürüst olmak gerekirse, yaşamın her an başımıza açacağı süprizler karşısında sakat olabilme olasılığını görmüş bir insan gibi algıladılar beni.Bu da onlara doğal geliyordu. Herkes her an sakat kalabilirdi....

İşte öylesine yanlış bir düşünüş ki bu, uzun bir süre bunun mücadelesi verildi.Bu düşünüş toplumda genel anlamda kabul gören sakatlığın bir eksiklik olgusu olduğunun kabulüydü aslında.İşin başında normal ve anormal ikilemini ortaya koyulması ve sakatlığı anormal bir şey olarak kabulünün resmiyetiydi.Hem de sakatlar tarafından.

Dikkat ederseniz sakat kelimesini özellikle kullanıyorum. Yine genel anlamda kullanılan engelli yada özürlü kelimesini kullanmamaya özen gösteriyorum.

Bir kaç arkadaşla birlikte sakatlığın bir durum bir olgu olduğu konusunda verilen mücadelenin içinde yer alanlardandım. Gerçekten de sakatlık tıpkı fiziksel özelliklerimiz gibi bizlere ait bir durumu açıklayan kelimeden başka bir şey değildi. Ne yazık ki sosyal bir yapısı olmayan ülkemde sakat insanlar sakatlıkları nedeniyle her anlamda engelleniyorlardı.

Sakatlıklarına karşı değil sakat oldukları yüzünden engellenmişliklerine karşı bir mücadele verilmeliydi.

Özür kelimesini hiç ortaya koymak niyetinde değilim. Ne özrü... bir kabahat mi var ki özür-lü kelimesi kullanılsın. Baştan yenilgiyi ve ayrımcılığı kabul etmenin bir başka yansımasıydı bu kelime.

Gerçekten yaşadığım için oradaydım. İnsana ait tüm özellikleri olduğu gibi kabul eden ve taşınan özellikleri hiç yadırgamayan, ret de etmeyen bir yapıya sahip olduğumdan onlarlaydım.

Yıllar önce zencilere yapılan ayrımcı davranış kelime oyunlarıyla aynen tekrarlanırken, yaşamın her alanında ayrımcılığa karşı duruşum sebebiyle onlarlaydım.

İnsanların sağlam duruşları olmak zorundadır. İnandığın gibi yaşamıyorsan ve bir yerlerde bir anlamsızlık gördüğünde bunun karşısında olmuyorsan bana insanlıktan söz etme mantığına sahibim.

Sakatlık tabikii olumsuz bir sürü şeyi beraberinde taşıyan bir olgu. Hiç kimse anlamsız bir Pollynanna tavrına bürünmesin.Bu anlamda sakatlığın kendisinde yapabileceklerimiz sınırlıyken, engellenmişlikler sebebiyle ortaya çıkanlarla mücadele etmek görevimizdir.

Kendimi sakat olmasam da bir çok anlamda engellenmiş bir kişi olarak bu sınıfın içinde çok rahatlıkla görebiliyorum. Bu sebeple kullanacağım dil "biz" olacaktır.

Biz, kelimelerin sihrine inanırız. Hayatımızda kelimeler çok önemlidir.Görmediğimiz için körüz, duymadığımız için sağırız, konuşamadığımız için dilsiziz, bacaklarımız olmadığı için tekerlekli sandalyedeyiz, spastiğiz, mongoluz...

Durumumuzu anlatan bu kelimeler yaralamaz bizleri.

Ama bir başkasını aşağılamak, hakaret etmek, acımak adına bu kelimelere başka anlamlar yüklerseniz düşünemeyeceğiniz kadar yaralarsınız bizleri.

Ve mücadelemiz de bu anlamda farklı olur, vereceğimiz yanıtlarda!



mithatsarcan 16.06.2009

Şemsin sonu ile ilgili belirsizlikler varken bu
öykünün ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum
ama bir mesel olarak ele alınması daha
yerinde bir davranış olacaktır;
Tebrizli Şems vilayetlerin birinde taşlanır
bunu uzaktan gören Mevlana'da kalabalığın arasına
karışıp ona gül atar: "Mevlana'yı gören Şems
ona " senin attığın gül, bu taşlardan daha ağır geldi bana"
gibi bir söz eder.."

bu yazıyı Bindebir değilde başka biri yazsa sanırım
bu kadar etkilenmeyecektik..İnsanın sevdiği, güvendiği
bir kalemin böyle bir hata yapması talihsizlik bence..
umarım bu yazılar ona ulaşır ve gereken hassasiyeti
gösterip gereğini yapar..



Sanem Uçar 16.06.2009

Beni bilirsin Mithat,

Ben duygularımı yoğun yaşayan biriyim ancak bu duyguları yaşarken onun tutsağı haline gelmeden yaşayanlardanım.Ve duygularımı düşüncelerimle birleştirirken hiç ötelemeden sıcağı sıcağına ortaya koyarım.

Yazmış olduğum gibi bendeki ilk kabaran duygu güvendiğin ve değer verdiğin biri tarafından örselenmek oldu.Ve yapılması gerekenler bu anlamda yapılmıştır, bundan sonraki gelişmeler sayın Bindebir in insiyatifinde seyir alır.

Ve burada bu değer verdiğim insanı yıpratmak gibi bir amaç gütmüyorum. Böyle bir düşünce yapısı yok benim dağarcığımda. Ancak pandoranın kutusu açılmıştır.

Yıllarca oluşturmaya çalıştığım bir ben tarafından inandıklarımı yapmaya çalışan sıradan bir kişinin tavırlarıdır yazdıklarım.

İçinde yaşadığım bu ülkede öylesine çok yanlışlıklar yapılıyor ki ve ister istemez bir karşı duruşu geliştirmek zorundayız. Söylemlerimizle yaptıklarımız arasında bir paralellik olmak zorundadır.

Diyalektik bir düşünce yapısına sahipken olayı sadece içselleştirerek bireysel bir hale getiremeyecek kadar genel bir konuyu içinde barındıran bir inanış bir davranış şekline verilmesi gereken tepkidir bundan sonra yazacaklarım.

Ve açıkcası bu tartışmayı bir yazarın maksadı aşan cümlelerine bir tepki gibi algılanması da benim için acı olur.Bu konu paralelinde benim ülkemde yapılan bir sürü yanlışı ortaya koymak gerektiğine olan bir inançla yazılan yazılardır bunlar.

Sayın Bindebir bu anlamda koca bir okyanusta bir damladır sadece. Binlerce bindebirler var çünkü.



Sanem Uçar 16.06.2009

Sayın Bindebir konuya ilişkin açıklayıcı ve olayın farkındalığının bilincinde kendisine yakışan güzel bir mail göndermiştir bu anlamda bir sorumluluk anlayışıyla sizinle paylaşmak istedim.

En azından inançlarımın bana geri verilmiş olması sebebiyle son derece mutluyum.

Ancak bu konu sayın Bindebir in bir tanıtım yazısıyla başlamış olsa da, Bindebir den çok öte ülkemin bir gerçeği olduğundan konuya devam edeceğim.



titus andronicus 17.06.2009

Oldukça yoğun bir trafik yaşandığı belli oluyor.Güzel sonuçlanması da sevindiricidir.

Tanımadığım bir yazardı, sayenizde internette şöyle bir dolanarak yazılarının bir kısmına ulaşabildim. Haklısınız, ciddiye alınması gereken kişilerden birine benziyor.

Çok sempatik bulduğumu itiraf etmeliyim açıkcası ve gerçekçide.

Ama burada sizinde dediğiniz gibi çok daha önemli bir konu var. Sizin söylemleriniz içersinde önemsediğiniz konunun önceliğini tahmin edemesem de, kelimelerin her zaman yakıcı yanları vardır.

Benim içinde önemli olan sosyal devlet olabilmeyi başaramamış bizim gibi ülkelerde vatandaşlara düşen görevlerin tanımı.

Süreklilik arz etmeyen hiç bir doğru davranış hedefe ulaşamayacaktır.Bu sebeple sizin inandığınız bir konuda her zaman ve her şekilde işin içinde olmak istemenizi saygıyla karşılıyorum.

Bizler vicdanlarımızı rahatlatmak adına yaparız bir çok şeyi. Bu anlamsız duygudan arınmış ve bunu insan olmanın ön görüsü şeklinde algılayıp süreklilik içinde olmak, çözüm yolları aramak alkışlanacak bir şeydir



Sanem Uçar 17.06.2009

Daldan dala atlıyor gibi bir izlenim verecek olsam da yazılanları okuduğumda yine önemli bir konunun altının çizilmiş olduğunu gördüm sayın titus tarafından.

Küçük bir anekdot paylaşmak istiyorum.

Lise ikinci sınıfa geçtiğimde çocuklara olan yoğun ilgimden dolayı yaz tatilimi her zaman önünden geçerken seslerini duyduğum kimsesiz çocukların yaşadığı Karşıyaka Çocuk Esirgeme Kurumunda gönüllü olarak yaz tatilim için çalışmak istediğimi söylediğimde, kabul ettiler.

Çalışmaya başlamadan önce o zamanki müdire hanım beni görmek istediğini söylemiş, bende yanına gittim.

Çok sert görünümlü bir bayandı, hiç lafı uzatmadı son derece otoriter bir ses tonuyla şunu söyledi;

"Sizden sadece size verilen görevi yapmanızı istiyorum. Nerede nasıl ihtiyaç varsa söyleneni yapın ve çocuklarla sevgi anlamında bir ilişkiye girmeyin!"

Bu emir cümlesi son derece anlamsız gelmiş olsa da bir süre söylenenleri yaptım. Çocuklara mama yediriyordum, altlarını temizliyordum,daha büyük çocuklara masallar anlatıyordum, mandolin çalıyor ve şarkı öğretiyordum.

Bir süre sonra onlara şarkı öğretmeye çalışırken içlerinden bir tanesi benim üzerime atlayarak beni öpmeye çalıştı hemde "anne" diyerek. Bunu diğerleri izledi. Ve bir kaç dakika sonra ben çocukların altında kalmıştım ve aslında sevinç çığlıkları arasında güzel sesler yükseliyordu.

Anında müdire hanımın odasına çağrıldım. O konuşmayı yaşantımın sonuna kadar unutamayacağım:

"Size söylediğim şeyi yapmadınız. Onları sevmeyin demedim size ama sevgi anlamında bir iletişimin onlara zarar verebileceğini bilmiyorsunuz. (ne diyordu bu kadın!) . Siz, bilemediniz bir kaç ay sonra tekrar okulunuza döneceksiniz ve bu çocuklar yine yalnız kalacaklar. Onlar anne ve babaları tarafından terk edilmiş çocuklar.Çok çabuk sizlere bağlanıyorlar ve siz çekip gittiğinizde onlara bir kere daha, bir kere daha sürekli olarak terk edilme duygusunu yaşatıyorsunuz.

Bütün bunları yaptığınızda kendinizi belki dünyanın en mutlu insanı hissediyorsunuz ama farkında olmadan kendi çıkarınız için (ne çıkarııııııı?) yaptığınız şey bunlar. Çocuklar adına değil..."

Allak bullak olmuştum, söylediklerinden çok da fazla bir şey anlamamıştım.

Çok sonra bu cümleler benim için anlam ifade etmeye başladı. Haklı olduğu yönler oldukça fazlaydı. Bu iyilik sever kimliğimizin altında gizlenmiş kodların olduğunu yine çok sonra anlayacaktım.

Yapmaya çalıştıklarımız aslında kendimizi iyi hissetmek adınaymış gibi görünse de aslında "iyi ki ben böyle değilim " düşüncesinin örtülmüş şeklinden başkası değildi.Bencilliğimiz yani...

Ne zaman ki Türkan Saylan ı tanıyacaktım ve bu olağanüstü kadın mesleğini yapmaya çalışırken geçici bir zaman dilimi için değil, var olmasının bir gerçeği olarak kendini ortaya koyarken sadece ellerinde karanfil yada kurabiyelerle gelmeyecekti yanlarına.Yüreğini ve inancını koymak çok daha farklı sonuçlar doğuruyor gördüğünüz gibi.

Her sene kendi okulumda da öğrenciler bu tarz yerlere ziyaretlere giderler. Yaşlılar yurdu , çocuk esirgeme kurumu vs. gibi. Gelip geçici, bir an için, kendimiz adına yaptığımız masturbasyonlardan başka bir şey değildir bunlar.

Evet hastalarında, sakatlarında öncelikle işi sonuna kadar götürebilecek arkasında, önünde değil yanında olacak kişilere, çözümlere ve sonuçlara ihtiyaçları vardır.

Gerisi hikayedir....




titus andronicus 19.06.2009

Sanırım şu anda yüzeysel bir bakış açısının dışında Alzheimer gibi zor bir hastalıkla başından sonuna kadar iç içe olan kişi siz gözüküyorsunuz.

Hepimizin bu anlamda kulaktan dolma bilgileri var.

Neleri yanlış biliyoruz bize açıklayabilirmisiniz?

Ve çok daha önemlisi yine okuduklarımdan yola çıkarak sormak istiyorum, bu hastalıkla yaşayan kişinin dışında ailesinin yaşadıkları da önemli oluyor. Fiziksel bir hastalık olmasına rağmen çok daha fazla psikolojik olarak insanı olumsuz etkilen yanları var gibi gözüküyor...

Nasıl başa çıkabildiniz, yada çıktınız mı?

Eğer bunlar sizi olumsuz olarak etkileyecekse, yok sayın bu iletiyi.



Sanem Uçar 19.06.2009

Hassasiyetiniz için öncelikle teşekkür etmek istiyorum. Dürüst olmam gerekirse benim için çok kolay değil ama madem ki bu başlık bir şekilde açıldı sonuna kadar gidilmesinde fayda vardır.

Ben bu hastalığı öncelikle detaylı bir şekilde çok sevdiğim yazar Murdoch un 1997 yılında bu hastalığa yakalandığını basına açıkladığı yıl araştırmaya karar verdim.Ve araştırdıkça ne kadar çok üzüldüğümü tahmin bile edemezsiniz.Ondan önce adını bildiğim ama detaylı bir bilgiye sahip olamadığım bir hastalıktı.

Babam ise hepimizden önce bu tanıyı kendi kendine yaptı. Ve benimle yaptığı bir konuşmada Alzheimer a yakalanmış olabileceği kuşkusunu duyduğunu söylediğinde hepimiz adına bir gerçeği öğrenme niyetiyle hastaheye başvurduğumuzda yapılan araştırma ve incelemeler sonunda gerçekten Alzheimera yakalanmış olduğunu öğrendik.

Çok okuyan ve aslında her konuda bilgisi olan biriydi. Ve özellikle yaşantısında bazı değişikliklerin olduğunu fark edip bu tanıyı koyduğuğunda eski alışkanlıklarına karşı bir ilgisizlik ve yakın geçmişteki olayları unutma gibi aslında hepimizin her an için yaşayabileceği belirtileri gösteriyordu.

Babam için değil ama benim için bunu kabul etmek çok kolay olmadı.Çünkü o bu hastalığa yakalanabilecek en son insanlardan bir tanesiydi.

Çok kolaylıkla yorgunluk stres gibi etkenlerle buna benzer halleri görebilmek olasıydı ancak babamı harekete geçiren kelimeleri bulmadaki zorluktu.

Bu durum aslında bu hastalığın birinci evresidir.Kişiden kişiye değişebilen uzun bir süresi olabilir, olmayabilir de. Babam da bu durumla yaşaması uzun sürdü. Dürüst olmam gerekirse sonucun ne olacağını bilmeme rağmen bu sürenin uzamış olması benim için en mutlu zaman dilimlerinden biridir.

Evet, jazz dinleyen babam aslında kendisiyle hiç ilgisi olmayan new age tarzı müzik dinlemeye başlamıştı ancak bir şekilde iletişim her zamanki şekliyle mümkündü.

Evet karşınızdaki insanın bir çok yönüyle değiştiğini an be an görebiliyorsunuz.

Bizler için bu dönem hafif atlatılmış olsa da ikinci evre oldukça zordu.

Bu evrede konuşmanın daha çok bozulduğunu görebilirsiniz. Ve bu evrenin en zor anları görülen hallusinasyonlardır.Aslında yine bu ikinci evre insanın kendi kendine yaptığı yemek yeme, yıkanma tuvalet ihtiyacı gibi normal alışkanlıklar yok olabilir. Babam da bu anlamda bir rahatsızlığı açıkcası üçüncü evreyle birlikte yaşamaya başladık.

Bu hallüsinasyonlarından daima korktuğunu çok iyi biliyorum.

Konuşmanın yavaş yavaş kaybolduğu bu evrede hallüsinasyon gördüğünü çok kolaylıkla anlayabiliyorsunuz. İster istemez kelimeler kişiyi terk ettiğinden duyduğu duyguyu yada düşünceyi anlatabilmek için verdiği mücadele sırasında hiç bir şekilde o kişiyi görmenizi önermem. Kolay kolay belleklerden silinecek şeyler değildir bunlar çünkü...

Karşınızdaki kişi zeka olarak yine bildiğiniz kişidir ancak beynin kimyasında oluşan değişmeler oluşan farklılıkları bilmesine rağmen bunu adlandırmak, nitelemek olası değildir ve bu ister istemez kişiyi düşünebileceğinizin ötesinde sinirli ve öfkeli yapar.

Bu sebeple bu hastaların öfke nöbetleri dışarıya yansıdığında şaşırabilirsiniz. Duymadığınız sözcükleri, küfürleri, yada fiziksel gücü o kişi de görebilirsiniz.Çünkü ister istemez beyin düşünme eylemini gerçekleştirmeye devam etmektedir. Ancak herşey karışıktır ve bu çok büyük bir sıkıntıdır.

İletişimimizin genellikle dil üzerinde olduğu bilinen bir gerçek. Ancak bilinmelidir ki bu hastalıkta dil in tamamiyle ortadan kalkarak yepyeni bir iletişime geçeceğiniz an kesinlikle olacaktır.

Sözsüz iletişimi kesinlikle öğrenmek zorunda kaldığınız andır bu an.

İsterseniz şimdilik bu kadar olsun devam ederim...



Sanem Uçar 20.06.2009

En büyük hatalardan bir tanesi de bana göre Alzheimerlı hastaların herşeyi unuttuklarına dair anlamsız düşüncelerdir. Böyle bir şey yok aslında. Unutma diyede bir şey yok aslında bilinen anlamda. Kişi hastalığı süresince beyinde oluşan değişimler sayesinde karışıklık yaşarken, kelimelerin kaybolması anlatımı zorlaştırdığı için bu evrelerde en acı dönemdir yine.

Sadece kelimeler değil, kuşkusuz bilinen anlamda bazı şeyler birden bire sizin için hiç bir şey ifade etmeyen nesnelere dönüşebilir.

Örneğin her zaman memur olmayıp bir memur gibi giyimine ve kendisine özen gösteren babam için traş olmak vazgeçilmezlerdendi. O her zaman sinekkaydı denilen traşını olmadan insanların arasına çıkmazdı. Yine bu hastalığı süresince alışkanlıkların bir kısmı devam ederken, hiç beklemediğiniz bir an da hergün yüzünüzü traş ettiğiniz makina sizin için hiç bir şey ifade etmeyebilir.

Elinize aldığınız o nesne içinde barındırdığı jiletle son derece tehlikeli bir hale dönüşebilir. Bu sebeple Alzheimera lı hastaya sahipseniz hiç beklemediğiniz anda tehlikeler var demektir hem kendisi hem de yakınları için. Artık o kişi tamamiyle herşey ile sizin sorumluluğunuzdadır. Ama o bir çocuk değildir. Zorluğu da burdadır.

Bu sebeple evinizi hastanın her türlü olumsuz durumunu düşünerek tehlikelerden uzak hale getirmelisiniz anlamına gelir bu.

Bir gün bile kendisini traşsız görmediğimiz babamı bu alışkanlığı kendini ifade edemediği zamanlarda dahi bazen bizlerin, bazen eve getirilen berber sayesinde eski günlerindeki gibi traş edilmesi esnasında yüzünde oluşan gülümseme unutulacak bir şey değildir. Kelimeler zaman zaman geri gelir. Ancak bunlar bildiğiniz şekilde değildir. Onun o anlamsız kelimelerinden çıkarım yapmadan aslında ne dediğini anlayabilmek onunla geçirdiğiniz geçmiş ve iletişimle doğru orantılıdır.

Kısacası Alzheimer lı bir hasta bir moron değildir. Dünyası tamamiyle değişmiş size ait bir parçadır yine.

Durumu ret etmenin size sağlayabileceği hiç bir şey yoktur Bu sebeple en kısa sürede kabul ü yaşamanız hem sizin için hemde hasta için düşünemeyeceğiniz kadar faydalıdır.

Bu evrede yanlış bildiğimiz yada yanlış düşündüğümüz çok şey var.

Örneğin onunla sürekli olarak ilgilenmek durumunda olan annem içinde yaşam çok kolay değildi. Bir süre sonra insan bedeninin biyolojik ritminin tamamiyle bozulduğunu göreceksiniz. Gece gündüz farkı yaşanmadan gecelerin gündüz, gündüzlerin geyece dönüştüğü bir zaman dilimine gireceksiniz. BU sizin günlerce değil belki de aylarca hastayla birlikte biyolojik dengenizin bozulması anlamına gelirken ve sizin için normal hayat devam ederken aylarca sadece bir saat uykuyla idare edeceksiniz demektir.

Hem hasta hemde onun sürekli olarak yanında duran annem için zaman zaman onları dışarıya arabayla geziye çıkartmak düşüncesi ilk başta çok sevimli gibi gelse de bir kabustan başka bir şey değildir. Annem için iyi olabilecek bir şey babam için düşünebileceğinizin ötesinde sıkıntı ve rahatsızlık demektir.

Çünkü, Alzheimerlı hastalarda mekan değişikliği ne adına olursa olsun zaten karışık olan algının iyice bulanıklaşması anlamına gelir.

Evinizdeki her şeyi hastaya göre hem tehlikelerden uzak bir hale getireceksiniz hemde bu evin dışına pek fazla çıkmayacaksınız, değişiklik yapmayacaksınız anlamında alın bu yazdıklarımı.




Tek başınıza başa çıkabileceğiniz bir hastalık değildir. Bu sebeple yardım kesinlikle almalısınız. Bunun için kurulmuş Alzheimer dernekleri sizin sorularınızı yanıtlamada, ve size bilgi vermede en iyi kuruluşların başında gelir.

Çok iyi çalıştıklarını söylemem gerekiyor.Sanırım davranışlarımızı hastaya göre değiştirme konusunda bu dernekten aldığım yardımı unutamam. Ama yine de hastanız diğer hastalardan farklı olabilir ve siz kendiniz yöntem geliştirmek zorunda kalırsınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.