29 Kasım 2011 Salı

La Jetee (1962)





Yönetmen: Chris Marker
Senaryo ve Diyalog: Chris Marker
Müzik: Trevor Duncan
Anlatıcı: Jean Négroni
Ülke: Fransa
Dil: Fransızca
Yayın Tarihi:16 Şubat 1962
Bilgi için (IMDB) !!


Bu dolandagel deki ilk film eleştirim hatta ilk yazım. Aslında ilk, belki de en zor olanı. Bunu daha da zorlaştırıp “ilk”i “basit” ile birleştirirsem kendim için içinden çıkılmaz düzeyde zor bir başlangıç seçmiş olduğumdan şüphem yok. Umarım altından kalkabilirim.

Basit ilginç bir kavram aslında, mesela basit kavramını duyduğumuzda“sıradan”, “kolay”, “ayrıntılı olmayan”, “tekdüze”, “önemsiz”, “aşağı”,“olağan” gibi belki de ilk akla gelen ya da çağrışım yapan birçok kavram sözkonusu. Bu çağrışımlarla hareket edersek “sanatsal” bir eseri açıklamak için “basit” deyimi ancak bir hakaret ya da aşağılama olarak kullanılabilir gibi gelir insana.

Ama biraz derinlemesine bakarsak “basit” sadece bunlardan ibaret değildir: “sade”, “yalın”, ”gereksiz süs barındırmayan” gibi kavramlar konunun aslında o kadar da “basit” olmadığını bize fısıldar adeta.

Ve bu ikinci pencereden baktığımızda sanatta “basit” belki de en zorudur. Sanatı bir yaratı olarak ele aldığımızda izleyicinin, içindeki düzeni fark edip gerçekçilikten ya da eserin sürükleyiciliğinden kopmadan kalabilmesi için genellikle en fazla başvurulan yöntemlerden biri karmaşıklık ve hızdır. Yani her şeyin hızlı ya da ilk bakışta anlaşılır olmayan bir tarzda olması o “şey”in iyi olduğu anlamına gelmesi gibi bir yanılgıya sürükler çoğu kişiyi. Bu sebeple karmaşık olan çoğu zaman başvurulan daha kolay bir yoldur yaratıcı için.
Ama öncelikle hem bu “basit”liği anlamak hem de sinema için ilk yazım olması sebebi ile birkaç teknik bilgiyi irdelemek yerinde olacaktır.

Normal şartlarda insan gözü saniyede 24 kareyi ayırt edip beyine yollar ama beyinin kapasitesi saniyede 25 kare algılamaya müsaittir. (25. kare başka bir yazının konusu olabilir şimdilik bu kadarını bilmek yeterli.)

İlk filmlerin çekildiği makinalar genellikle elle çevrilerek hızı ayarlanan kameralardı. Bu sebeple izlediğimiz eski sessiz filmlerde hareketler gözümüze doğal olandan hızlı ve kesik kesik bir biçimde yansırlar. Bu filimler genellikle saniyede 16-23 kare arasında değişen hızlarda çekilmiştir. Bu değişkenliğin temel sebebi kameranın hızının genel olarak elle belirlenmesidir.

Bizim günümüzde film olarak algıladığımız şey özetle saniyede 24 adet fotoğrafın sabit bir hızda ve belirli düzende akışıdır. Bu gerçek günümüzde birçok sinema üreticisi ve tüketicisinin gözünden kaçmaktadır. Yani sinemanın en önemli noktası hatta temeli fotoğraftır. Fotoğraf ise özünde belirli bir an'ın akıştan çekilip alınmasıdır. İşte bu dayanakların ışığında sinema/film belirli “an”ların birbirlerine eklenerek bir bütün oluşturmasıdır dersek çokta iddialı bir tanım yapmış olmayız kanımca.

İşte tam da bu sebeple gerçekten iyi bir yönetmen çok iyi bir fotoğrafçı/”an”ı yakalayan kimsedir aynı zamanda. Bu yargının daha iyi anlaşılabilmesi için filmin tarihine dair birkaç noktaya da değinmekte fayda var.



1878 yılında İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge’in “The Horse inMotion” isimli çalışması.

İlk film olarak adlandırılabilecek yapım 1878 yılında İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge tarafından 24 tane fotoğraf makinası kullanılarak çekilen koşan bir atın görüntüsüdür. Saniyede 10 adet fotoğrafın gösterilmesi ile fotoğrafın durağanlığından ilk hareketli görüntüye geçiş sağlanmıştır. 1880'lerin başıyla gelişen bu teknik fotoğrafla sinemanın açıkça iç içe olduğu dönemlerin hatırlanması açısından bence önemlidir. 1880'lerin sonunda Louis Le Prince tarafından kaydedilen “Roundhay Garden Scene” isimli görüntü ise modern anlamda ilk film olarak kabul edilir.

video

1888 yılında Louis Le Prince tarafından kaydedilen “Roundhay gardenscene” isimli çalışma


Bu ilk örneklerin de bize gösterdiği gibi sinema temel olarak fotoğraftan doğan bir yan tür olarak kabul edilebilir. Bu çıkarım cidden önemlidir çünkü 'iyi bir fotoğraf'ı iyi yapan birçok şey sinema içinde geçerlidir.

Örneğin günümüzde İngilizcesi 'Director of Photography'olan Türkçeye 'Görüntü Yönetmeni' olarak çevrilenkavram çoğumuz tarafından pek önemsenmez ya da ne olduğu bilinmez.

Bu kişi yönetmenin aklındaki kurguyu görsele bire bir yansıtan kişidir aslında. Örneğin yönetmenin aklındaki hüzünlü bir ayrılık sahnesiolsun. Bir köprü düşünün hafif bir yağmur, ıslanmış iki insan, ufak bir konuşma sonrası farklı yönlere ilerleyecekler.

Yönetmen kafasında belirledi bunları ama işte tam bu anda görüntü yönetmeninin önemi başlar: kamera nerede olmalı hangi açıdan ışık gelmeli, ne tarz lens kullanılmalı vb.. gibi Aslında fotoğrafta da çok önemli olan bir çok sorunu görüntü yönetmeni adeta bir fotoğrafçı gibi çözer. Tabii ki tek bir farkla; kendi istediği değil yönetmenin kafasındakini yaratmaya çalışarak.

İşte tam da bu sebeple bir çok görüntü yönetmeni daha sonraları yönetmen koltuğuna geçmişlerdir. Bunların en ünlüleri sanırım Coen kardeşlerdir. Gerçekten iyi bir yönetmen ya çok iyi bir görüntü yönetmeniolmalı ya da çok iyi bir görüntü yönetmeni ile çalışmalıdır. Bu sinemada fotoğrafın yani baktığın yerin belki de ne kadar önemli olduğunun bir kanıtıdır. Sanırım fotoğraf-sinema bağlamı üzerine bu kadar gevezelik yeter.



Bu ana kadar bahsedilenler sinemanın sadece görsel açıdan değerlendirmesiydi. Buna ek olarak müzik ve konuşmanın dahil olduğu “sesli sinema” ve kurgu gibi diğer önemli iki nokta eşlik eder. Bu iki konuyu da olabildiğince özet geçmek niyetindeyim çünkü yazı tahmin ettiğimden çok daha uzun bir hal almaya başladı ki, daha filmin eleştirisine başlayamadım bile..

Neyse devam edelim 1800'lerin sonu ile başlayan hareketli fotoğraf/film furyası 1900'lerin başıyla birlikte ticari olarak da gittikçe önem kazanmaya başlamış ve film gösterimlerinde birçok müzisyen istihdam edilmiştir. Ses’in katılımı ile birlikte sinemanın fotoğraftan ayrı olarak gelişimi hız kazanmıştır. 1927 yılında çekilen ilk sesli filmle birlikte replikler/ konuşmalar da bu sürece dâhil olmuştur.

İlk başlarda teknolojinin sadece kendisi yani 'hareketli fotoğraf', olay olarak önemliyken gittikçe yaygınlaşması ve alışıldık hale gelmesiyle birlikte belki de baştan beri var olan kurgu, fark yaratmak açısından kat be kat önemlihale gelmiştir. Sinemanın sanat haline gelmesi ise ilk taşınabilir video kameraların geliştirilmesi ve yaygınlaşması sonucunda birçok farklı yönetmenin var olabilmesiyle söz konusu olmuştur.

Gelişen süreçte müziğin sinemadaki önemi gün geçtikçe artmış ve etkileyicilik konusunda repliklerden çok daha önemli bir konum almıştır.



Dikkat filmden sahneler içerir!!!
Yani şu an günümüzde sinema olarak bildiğimiz şey en başta fotoğraf, edebiyat ve müziğin temel olarak bir arada kullanıldığı bir sanat dalı olarak kabul edilebilir.

Olabildiğince özet ve genel bir bakış açısı sunmayaçalıştım. Şimdi bu başlangıç sonrası filmimize geri dönelim.

Basit demiştik. Bu basitlik ilk olarak teknik basitliği içeriyor. Peki, ne demek bu cümle?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bizim alıştığımız modern sinemada saniyede 24 kare hızı sabit olarak kullanılıyor. Yani 28 dakikalık normal bir film için '28*60*24 ' olarak hesaplar isek 40320 adet kare gerekli. İşte 'La Jetee’nin ilk basitliği tam da burada saklı. 'La Jetee’de 28 dakika için yalnızca 424 adet fotoğraf kullanılmış.

Bunun ne önemi var diye düşünebilirsiniz ama en başta değindiğimiz gibi karmaşa ya da bir nevi hız/aksiyonolarak adlandırabileceğimiz sahnelerin değişimi izleyiciyi eserin içinde tutmak içinen kolay yollardan biridir. Eğer durağanlığı arttırır isek izleyici eserin içinde tutabilmek için çok iyi kareler seçmek zorundayızdır.

İşte 'La Jetee’de kullanılan 424 adet fotoğraf sizi bir an bile bırakmıyor. Ki filmin bir bilimkurgu olduğu düşünüldüğünde benzer örneklerindeki şaşalı mekan ya da görüntüler olmadan da gayet başarılı hatta benzerlerinden çok daha başarılı bir eserinortaya çıkması belki de içindeki basitlik-sadelikten kaynaklanıyor.


Dikkat filmden sahneler içerir!!!


Filmin 424 karesinin tek bir noktasında ki belki de en sarsıcı yerinde tek bir hareketli sahne mevcut. Chris Marker yalnızca fotoğrafların ekranda kalış zamanlarını hızlandırıp yavaşlatarak insanın nefesini kesebilmeyi başarıyor. İnsan belleğinde yer alan tekil anların, bir akış yaratılması itibari ile işlenmesi de belki de yönetmenin sinemada unutulan fotoğraf öğesine bir göndermesi olarak kabul edilebilir.

Filimin bir diğer ayağı olan edebiyat-replik kullanımı itibari ile basitliği bozmadan çok daha güçlendiriyor. Edebiyat terimini özellikle kullandım, çünkü filmde bildiğimiz anlamda replikler yok. Bir anlatıcı hüzünlü bir mektup okur gibi öyküyü bizimle paylaşıyor. Ve çıplak insan sesi diğer tüm seçeneklere oranla çok daha fazla etkileyicilik katıyor. Duyduğumuz birkaç fısıltı hayal gücümüzü harekete geçirerek bizi filmin içine alıyor.





Trevor Duncan - La Jetée, Girl Theme


Ve tabi ki son belki de en önemli ayak: müzik.

Çekildiği dönem günümüzdeki gibi soundtrack kavramı olmadığından, Yönetmen kullanılan müzikleri tek tek filme özgü bir biçimde kaydetmiştir. Öyle ki girişte ve sonda kullanılan müzik 'Saint Alexander Nevsky Katedrali Korosu' tarafından seslendirilmiştir. Kullanılan tüm müzikler sahnelere özel olarak İngiliz besteci Trevor Duncan tarafından bestelenmiştir. Ve bunun sonucunda yönetmen belki de anlatılması saatlerce sürebilecek sahneleri müziğin paha biçilemez yardımı ile kolaylıkla anlatabilmiştir.

Bu üç ayağı basit ve dengeli kullanan Chris Marker gerçekten çok sağlam bir yapıma imza atmıştır. Konusu itibari ile kendinden sonra gelen birçok filmi etkilemiş olmasının dışında, yönetim teknikleriyle de film anlayışına çok derin izler bırakmıştır. Bunun sonucunda da insanı tümü ile ekrana kitleyen, sinema için 28 dakikalık bir saygı duruşu ortaya çıkmıştır.

Günümüzde “iyi” bir film olarak kabul ettiğimiz yapımların sahip olduğu hem yoğun görsellik hem de etkileyici sahnelerden faydalanmayan yapım, belki de sinemanın unutulmuş olan fotoğrafla olan önemli akrabalığına gönderme yapıyor.

Bir çokları tarafından (ki yönetmenin kendisi de dahildir) foto-roman olarak adlandırılan bu film, sinemanın o ilk heyecanını-ruhunu içinde barındırdığından ötürü belki de çekildiği yıl olan 1962 için olduğundan çok daha önemli bir konumdadır bugün...


1 yorum:

  1. Bence herkesin izlemesi gereken bir film bu. Her ne kadar yönetmenin kendisi de foto-roman diye adlandırmış olsa da ben buna kısa film demekten yanayım.

    Gerçekten hafızama yer etmiş tüm filmler, kurgu, içerik, işlenişvs. ötesinde gözlerimi kapttığımda beynime kazınmış olan fotoğraf kareleriyle doğru orantılıdır. Tarkovski 'yi kral tahtına oturtmam boşuna değildir. Her filmi kendine özgü muhteşem fotoğraf kareleriyle doludur mesela.

    Bu sebeple çok iyi açıklamış olduğun konuyu bir kez daha ortaya koymak niyetinde değilim ama sinemanın en önemli özelliklerinden fotoğrafı öylesine ustalıkla kullanmış ki etkilenmemek söz konusu bile değil.

    Anlatım da bu fotoğraf kareleriyle birleştiğin ortaya çok farklı tını da bir büyü çıkıyor gerçekte.

    Anlatımdaki bazı cümleler öylesine etkili;

    "Açıkça, başka bir zamanın artıklarını kabul etmediler"

    Sadece bu cümleden yola çıkarak yepyeni bir film kesinlikle çekilebilir.

    "zamandan kaçmanın mümkün olmadığını anladı"

    cümlesi bir çok şeyin özeti olabilecek güçte.

    Evet sinemada aktarılmak istenen düşünce yada duygular konu toplamında görsellikle bizlere sunulurken bu konuyu etkili hale getirebilmek adına sanatın diğer dallarından özellikle müziğin de kullanımıyla eğer edebi yönden de bir dili bütünleştirebilirsek izlediğimiz tüm filmler damağımızda bir tat bırakmaz mı?

    İşte bu filmde en az ile bunların hepsini yapabilen oldukça basit gibi görünen ama basitliğin gerçekte basitlik mi olduğu üzerine de tartışabileceğimiz bambaşka bakış açıları sunan bir film.

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.