2 Kasım 2011 Çarşamba

Müzisyen Mehmet Güreli



Müzisyen Mehmet Güreli

Onu tam olarak sanatın hangi alanına koyacağımı açıkcası bilemiyorum.

Onu tanımam 1995 yılında çıkarmış olduğu Cihangir' de bir Gece adlı albümüyle olduğu için öncelikle müzisyen kimliği benim için önem kazandı.

Özellikle bu albümdeki Hayyam ın üç şiirinden alınarak oluşturulan "Kimse Bilmez " adlı şarkısı öylesine etkileyiciydi ki, şarkının melodisindeki örgü ve sözler ilk dinleyişte insanı etkiliyordu.


Kimse Bilmez

"Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez, kimse bilmez"


Bu sözlerin asılları da şöyledir;

"Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler
Kopup dallarından toprak olmadalar her gün

Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işte

Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
Gezecek, bizim toprağın yeşilliğince..."


Beni öncelikle müzisyen kimliğiyle çeken bu sanatçı müziğin dışında, ressam, edebiyatçı, sinemacı kimliğiyle de ülkemizin yüz aklarından biridir.



7 Nisan 1949'da İstanbul'da dünyaya gelen Mehmet Güreli ortaokulu Avusturya lisesinde okuduktan sonra Liseyi Hürriyet Kolejinde okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde felsefe eğitimi görürken iki yıl sürecek yüksek öğrenimini yarıda bırakıp gazetecilik mesleğine başladı.

1984 yılında Nisan dergisini kurduktan sonra bu dergi zamanla Nisan Yayınları şekline dönüştü. Edebiyatla ilgili yazılarına devam ederken ilk öykü kitabı Sıcak Bir Göz 1985 yılında çıktı.

İki yıl sonra Vapurlar adlı belgesel çekimini bitirdikten sonra 1993 yılında ikinci öykü kitabı Alope nin Odası yayınlandı.1995 yılında ise Cihangir de Bir gece adlı albümü yaynlandı. Aynı zamanda aynı yıl içersinde Yağmur adlı albümü de piyasa sürüldü.

1998 yılında ise Alopenin Gözünden adlı sergisiyle resimleri sergilendi.

Aynı zamanda kısa metrajlı filmleriyle onun farklı yanlarını tanıma fırsatı bulurken 2008 yılında yönetmenliğini yaptığı Gölge filmi ise gerçekten oldukça ilginç bir film olarak karşımıza çıktı.



2010 yılında ise en son kitabı Hayaller ve Sokaklar yayınlandı.

Müziklerine baktığımız zaman nereye koyacağımızı bilemediğimiz bu çok yönlü sanatçının aynı şekilde müziklerini de belli bir sınıfa sokamıyoruz. Rock tan jazz , blues a senfonik rock a uzanan bir yelpazeye sahip olduğunu söyleyebilirim.




Albümleri

Vapurlar-Blues 1988
Cihangir de Bir gece 1995
Yağmur 1995
Odamda Yolculuk 2002
İplerin Kopuşu 2007

Onun müziğini kendi cümleleriyle anlatmak en iyisi sanırım. Kendisiyle yapılan bir röpörtaj da verdiği yanıtlar son derece içten ve açıklayıcı;

‘’İplerin Kopuşu’’ndan bahsetmek isterim biraz. İpler kopma aşamasına mı geldi?

- Bu albümde on beş arkadaşım yer aldı. Şuayip Yeltan ve Tolga Özdemir düzenlemeleri yaptı. Beş ayda kayıtlar tamamlandı. Senfonik Rock tadına yaklaşmak istediğimizi söyleyebilirim.

‘’İplerin Kopuşu’’nu diğer Mehmet Güreli albümlerinden ayıran şeyler nelerdir sizce?

-“İplerin Kopuşu” albümünü diğerlerinden ayıran en büyük özellik yaylılara daha çok yer verilmesi ve kanun.

‘’İplerin Kopuşu’’ albümünde yer alan şarkıların sözlerinden bahsedebilir misiniz?

- ‘’İplerin Kopuşu’’nda yer alan şarkıların sözleri de yine “Odamda Yolculuk”ta olduğu gibi Görkem Yeltan’a ait.

Albümde yer alan ‘’Doğu Rüzgarı’’, diğer şarkılara göre biraz farklı bir çalışma. Ama biraz kulak kabartıldığında bir Mehmet Güreli eseri olduğu çok net bir şekilde belli oluyor.
-“Doğu Rüzgarı” ve “Yolculuk” adlı enstrümantal parçaların farklı versiyonları da, ”İstanbul’a Yolculuk” filmimde yer almıştı.

‘’Nadine’’ için neler söyleyebilirsiniz?

-“Nadine” şarkısı ise kızı öldürülen bir anneye ithaf edilmiştir.

Vapurlar/blues albümü sizin ilk albümünüz. Ve aynı zamanda bu albümle ilk kez bir filmin müziklerini hazırladınız. Sizde bu albümün yeri nedir ve sizce getirileri neler olmuştur? Kısaca bu albümün hikayesi nedir?

-“Vapurlar” her şeyden önce bir filmin düşündürdüğü ya da görüntülerle düşünülmüş bir albümdür. Ayşe Tütüncü’nün piyanosu ve düzenlemeleriyle hayat bulmuştur. Tabii Tahsin Ünüvar ve İlkin Deniz’in büyük katkılarıyla. Albümün büyük bir bölümü bir günde kaydedilmiştir.


Son zamanlarda kimleri dinliyorsunuz?

- Zaman kötü derler her zaman, dinlemem, kendime göre her zaman iyileri bulurum. Radiohead, Antony ve Sumi Jo yeter bana.



Yine onun müzik serüvenini kendi cümleleriyle görelim;

"13-14 yaşındayken bana bir gitar aldılar. Biraz ders aldım. Ekalliyetten, eski bir istanbullu, flamenko filan çalan efendi bir adamdı. Ama sıkıldım. Mahallede grup kurmalar başladı. Hasan Safkan vardı, solo gitar çalıyordu. Daha önce tanışıyorduk mahalleden. Üç kişilerdi, bir ritm gitarcı arıyorlarmış, böylece ben de katıldım gruba. Senelerce çaldık. Grubun adını bile koymadık. Sadece müzik yapma meselesi vardı, sürekli çalışıyorduk. Beatles, Animals, Kinks söylüyorduk... Bir hedefimiz falan yoktu. Sadece her hafta sonu çalışmak vardı. Aslında en çok Hasan çalışırdı. Diğer ikisinin ailesi, o zaman "Beatles gibi hippi mi olacak" korkusuyla bakıyorlardı çocuklarına galiba.

Hasan'ın ailesinde, benim ailemde yoktu öyle şeyler. Ama Hasan da grubu bıraktı sonunda, akademiye girdi, grup dağıldı. 20 yıl sonra yeniden bir gitar aldığını söyledi, "gel biraz çalalım" diye beni çağırmıştı hatta... O sıralarda kimse ne yapacağını bilmiyordu, her mahallede gruplar çıkıyordu ve çalıyordu insanlar. Ben devam ettim. 20 yaşında insanlarla konuşursunuz, hepsini de yanınızda zannedersiniz, 25-26 yaşlarına doğru hafif hafif yalnızlaşmaya başlarsınız. Herkes bir yola gider, kolay yollar var hayatta, ya da yaşanması daha kolaymış zannedilen yollar var. İnsan tercihini yapmak zorunda kalıyor. Ben de bir şeylerin tercihini kendi kendime yaptım...

Orta sonda bir sene sınıfta çaktım, o beklediğim bir sene iyice müziğe abandım. Çok faydalı oldu bana. Ciddi müzik çalıştım, ciddi sinemalara gittim. Ciddi sözcüğünü kullanıyorum çünkü benim asıl yapmak istediklerim bunlardı. Derslerden kurtulduğum zaman müthiş çalışıyordum"

Açıkcası bize de sadece Mehmet Güreli yeter demek düşüyor . Onun sanatla ilgili diğer açılımlarını edebiyat ve sinema bölümünde ele alacağım.


Bağlantı Multimedia




sanem ucar 27.07.2010

Mehmet Güreli nin kendi söylemiyle yaşama ve sanata ait düşünceler;


On sene evde tek başıma gitar çaldığımı da bilirim. Bazı şeylerin bedeli midir bu, bilmiyorum. Hayıflanmıyorum ama, bazen müzik çalabileceğin bir tane adam bile çıkmaz karşına, ayrıca çıksa da sen istemeyebilirsin. 0 zaman tek başına devam edersin, çarka girmek istemezsin... Mephisto hikayesi bu dönemlere denk geliyor, yıl 72 olmalı. Denetimler falan vardı, TRT'den hiçbir şey geçmiyordu. Ben de zaten besteleri ingilizce yapıyordum. Sen bu parçaları denetime göndersen geçmez dediler. "Niye geçmez" dedim, "çünkü geçmez" dediler. Bunlarla bir oyun oynayayım dedim kendi kendime. Takma isimle, bir yabancı şarkıcıymış gibi 45'lik yaptım. Böylece her programda çalındı o şarkılar, İngilizce de yapsan denetimden geçmiyordu, fakat yabancı şarkılara denetim yoktu... O iki şarkıda da Onno Tunç, Asım Ekren, Fatih Erkoç, Erdal Kızılçay, Atilla Şereftuğ çalıyordu. O zamanlar İstanbul Gelişim dünya çapında bir grup olmalı derdim kendi kendime. Ama sonra grubun beste üretemediğinin farkına vardım. Sadece iyi adamların bir araya gelmesi yetmiyordu. Yine de yanlarında biraz sıkılarak, ezilerek çalmıştım parçaları. Ben beste yapıyorum, onlar yapamıyor diyecek halim yoktu. Bugünlerde sabahtan akşama kadar Bach ve Aznavour dinliyorum. Birbiriyle alakası yok ama, beslenirken konuşuyorsun onlarla.

Resim yapıyorum, resmi bırakıp yazı yazabiliyorum, yazıyı bırakıp müziğe geçebiliyorum. Bunların hepsi aynı galiba. Birinden sıkılıp öbürüne geçiyor değilim. Çok yönlülük diye bir şey yok aslında. Her şeye bir bütünde bakmak meselesi var.

Ben sinemadan başladım ve dağılmış gibi görünüyorum ya, aslında yine her şeyi bir çerçeve içinde görüyorum. Yani resmi, yazıyı ve müziği bunun içinde örüyorum. Ve hayat orada aslında. Zaman ve hayat çok karmaşık olduğu için, zannediliyor ki insanlar bunlara yetişemiyorlar.

Kimse dekatlonculara "bu adam da çok değişik koşuyor" demiyor ki. Bir arkadaşım beni dekatloncuya benzetti de, onun için bu örneği veriyorum. Adam ne yapıyor? Cirit atıyor, 100 metreye katılıyor, üç adım atlıyor vs. Öbürleri, sırf 100 m. koşuyor, sırf 400 m. koşuyor. Bu adam da hepsini yapıyor. Ne var bunda? Çok acayip bir şey yapmıyor ki aslında. Hepsi de birbiriyle ilintili şeyler. Şöyle bir mesele hayatta düşünülemez mi? Yüz metre koşan adam ikiyüz metre koşamaz mı allahaşkına ya? işte size çokyönlülüğün antitezi. Ya da "daha anlaşılır" olması için şöyle bakalım: 200 metre koşan bir adam yüz metre koşamaz mı?



Almanya'ya 27 yaşında gittim. Münih'e. Babam acayip bir adamdı, emekli maaşının yarısını vermişti, "git sinema oku" demişti. Orada bir seneye yakın kaldım, gitarla çok haşır neşir oldum. Okula girebilmek için imtihan gününü bekliyordum, başka bir iş yapmıyordum. Fabrikalara mal geldiğinde, kutuları boşaltmak gibi gündelik işlerden para kazanıyordum...

İmtihana dört gün kala trafik kazası geçirdim. Sinema okulunda bir sürü profesör tanımıştım, okula girmeme kesin gözüyle bakıyorlardı. "Sana bir özel imtihan yapalım" dediler, hastaneye geldiler. Reddettim. "Hayatım boyunca bu okula torpille girmişim gibi hissederim kendimi" dedim... Çok ciddi bir kazaydı, 25 dikiş atıldı suratıma. Gözüm kör oluyordu az kalsın. "Sıcak Bir Göz" kitabımdaki hikaye odur aslında. Hem gözümden akan kanlardır hem de vizörün sıcaklığının gözümle birleşmesi gibi kendime göre uydurduğum bir şeydir. Geceyarısıydı, gözümden şakır şakır kanlar akıyordu. Sıkı bir ameliyata aldılar ve gözümden resmen camları çıkardılar. Burda geçirsen kazayı, acilde öbür gözünü de çıkarırlar adamın.

Evden, annemden falan da gizledim kaza geçirdiğimi. Para kalmamıştı cebimde, polise gittim, dedim ki, eve bu suratla dönmek istemiyorum, bana biraz daha oturma izni verin... "Ne kadar istiyorsan yaz kağıda" dedi polis. Şaşırdım kaldım. Bir buçuk ay sonra da Bad Company gelecekti Münih'e. Tuttum, o konseri de seyredebilmek için konserin bir hafta sonrasının tarihini yazdım kağıda. Ve oturma iznini verdiler. Sonuçta Bad Company'yi seyrettim. Paul Rodgers benim için öyle bir şarkıcıdır ki! Onu sahnede seyretmek olağanüstü bir şeydi. Üç yıl falan fazla yaşayacağım bu yüzden. Öyle bir güç alıyorsun. Bazı şeyleri görüp yaşarsan onlar senin hayatına ekleniyor. Onları yaşamamakla yıpranıyorsun. Anında iyi şeyleri yaşamak gerekiyor. Sevinçler hastalıkları yok ediyor. Sevinç yaratmamız lazım. Bütün sanatçılar sevinç yaratmalıdır. Sevinç yaratamıyorsan, cebin doluyorsa aynada kendine bir bak, bir daha düşün bu işi.

Sevinç yaratacak insanları da toplumca bağrına basacak bir kültür olması lazım. Mesela Fransa'da neden şairler, kloşarlar el istünde tutuluyor?

Kloşar nedir? Yarı şair, yarı başarısız adam, sarhoş. Ama bütün toplum bunlara nasıl da güzel bakabiliyor... Prevert'den zevk almayı biliyor, Rene Char'ı biliyor, Aragon'u biliyor, Elsa Triolet'yi biliyor. Sokakta onlarla rastlaşıp bir dizelerini yaşamış insanlar. Bu insanların ne paraları ne pulları var, ne arsaları, ne de Mercedes'leri var...

Paris'te de Moustaki'yle Reggiani'yi seyretmiştim sahnede. Aynı konsere çıkmışlardı. Birlikte şarkı söylemediler ama birbirlerini takdim ettiler. Zaten Reggiani, bir sürü Moustaki şarkısı söylüyordu. Almanya'da Chicago'yu, Pink Floyd'u, Roxy Music'i seyrettim... Bir de Zappa'yı seyrettim. Almanya'dayken bıyıklıydım, sakallarım yoktu. Zappa benim oturduğum mahallenin çok yakınına konsere geldiğinde, beni Zappa'ya benzettiler, kaç kişi yanıma geldi sen Zappa mısın diye. Saçlarım da uzundu. İlk saç bağlamayı Zappa'da görmüştüm, ondan önce saçlarını kimse bağlamazdı. O dönem çok benziyordum Zappa'ya sahiden. Parasız da olduğum için iyice inceydim, zayıftım. Biliyorsunuz Zappa da hiçbir zaman şişmanlamadı!.. Abuk subuk şeyler anlattırıyorsunuz bana, olayın müzikal kısmını tamamen ıskalamış vaziyetteyiz...


Kulüp anlamında da ilk defa, iktisatçılar diye bir yer vardı Mısırlı Han'ın üstünde, orada çalmaya başladım. Tek başıma çalıyordum. Engin Noyan'la karısı geliyordu, onlar da program yapıyordu. Bir bölümde de birlikte Türk sanat müziği yapılıyordu, ben de birkaç parçaya eşlik ediyordum. Türk sanat müziği söylemem çok mu korkutucu geldi size? Yanık sesle söylüyordum!..

Birlikte Gordon Lightfoot şarkıları da söylüyorduk. Jacques Brel söylüyordum, Jean Ferrat söylüyordum.

En uzun ve verimli çalışma Kömür grubuyla oldu. Kömür'den önce Periskop'u kurmuştuk ama yaşamadı. Ama böyle bir grup kurduk, bir haber yapıldı, Akademinin bahçesinde beş kişi bir resim
çektirdik. Hiçbir varlık gösteremeden grup dağıldı. Nejat bir gün askerden döndü, geldi "valla ne yapacağımı bilmiyorum" dedi. "Bir grup var, istersen sen de gel" dedim. Sonra Nejat'la birlikte konser verdim, Hodri Meydan'da. Nejat Yavaşoğulları-Mehmet Güreli diye çıkmıştık. Arkada yedi sekiz kişilik bir grup vardı. Hatta Bulutsuzluk Özlemi'ni bizim gruptan ayrılanlarla birlikte kurdu Nejat. 0 grubun bir kısmı Bulutsuzluk Özlemi oldu, bir kısmı Kömür oldu, bir kısmı toz oldu.



Her şeyi bir anda bulmanın keyfi yok. Hayatın aramayla geçtiğine inanıyorum. Hem dinleyeceğin müziği aramak, hem yapacağın müziği aramak. Bir insan "buldum" diyorsa, çok şanssız gibi geliyor bana. Bulmak korkunç bir şey. Bulunabileceğine inanmadığım için söylüyorum bunu. Bulunmuş olan bir şey olsa keşke... Herkese "arayın" demek istemiyorum. Ama mutlaka insan bir yerden bir yere geçmeli. Bir yolculuk belki bu. Belki bir noktada tak diye bu illüzyon bitecek. "Arama sona ermiştir" diye bir şey göreceğiz ekranda, "buraya kadar aradınız, buyrun" gibilerden. Sonrası yok. Sanatla uğraşan insan için sonrası şu belki: Giderken, belki günün birinde bir şeyimi hatırlarlar gibi küçük bir teselli. Bugün "Vapurlar/Blues" otuz bin kişiye ulaşmış vaziyette, on yılda. Hâlâ durmadan satıyor, dört baskı yaptı. İnsanlar bir şekilde bulup alıyorlar. Mesela JJ Cale oturuyor, o rahat tavrıyla bir müzik yapıyor. Bir sürü müzisyen ondan etkilendiğini söylediği sırada onu kimse tanımıyordu. Komik bir müzikal tarih var. Kimse "Cocain" deyince JJ Cale'in adını anmaz ama, bugün "Cocain"i bilmeyen yok rock dünyasında. Ama JJ Cale adı, besteci olarak küçücük, parantez içine yazılır. Özel bir bakış ister. Bakarsan görürsün. Kimse de o kadar kayıp değil. Yeter ki bakasın.

Çok sağlamcı bir müzik anlayışımız var Türkiye'de. Kimse bir şeye katlanmak istemiyor. Hem evini, hem arabasını alacak, ondan sonra da müzik yapacak. Mantık alır mı bunu? Ödülü aldıktan sonra çalışmak gibi bir şey. Böyle düşündüğün sürece yaptığın işi sonuna kadar götüremiyorsun, yarım yamalak işler çıkıyor. Gelecek kuşaktaki insanlar hangi yoldan gidecekler diye düşündüğüm zaman, ortada pek bir şey göremiyorum.

Sanatçı falan bile kalmayabilir. Alan memnun veren memnun havasındalar, bence hiç sıkılmıyorlar. Benim sıkıntım da o. Sıkılmayan insanlardan sıkılıyorum ben. Sanat bu kadar kolay değil.

Burda belli bir topluma ayak uydurma meselesi var. Bir yanda bu işten para kazananlar oraya doğru itiyorlar insanları, bir yandan da yola çıkanlar, hiç kendilerini sorgulamadan hemen bu çarkın içine balıklama atlamaktalar. Çok farklı adamların çıkmayışı ya da ortalıkta gözükmeyişi ondan ileri geliyor. Adam diyor ki, "ben ortaya çıkayım da, nasıl çıkarsam çıkayım". Bugün Türk sanat müziği ya da pop yerine klasik müzik söz konusu olsaydı, herkes çok sesli müzik üzerine konservatuarlarda keman öğrenmeye çalışaçaktı. Kimse içinden geleni yapmaktan yana değil, işi kendime döndürürsem, ne geliyorsa içimden onu yapıyorum.

Ben zamanla ve kendimle yarışıyorum, insanlarla hiç ilişkim yok. Dolayısıyla benden kimse bir şey beklemiyor. Yaparsam yapıyorum, yapmazsam da bir şey kaybolmuyor hayatta.

98'de yaptığım birçok şeyi çıkaracağım ortaya. Ondan sonra belki bir müddet yok olurum. En büyük sağlık uzak durmaktır. Bu lafın altını çizin lütfen. Eğer varsa elinizin altında bir kalem...



Resimleri

Resimleriyle ilgili çok fazla mataryale ulaşamadığımdan bu bölüme eklediğim resimleriyle idare edeceğiz.




1 yorum:

  1. ozgrkdn 18.02.2011

    İlgiyle okudum,bilmediklerimi de öğrendim.Klaşor deyince nedense gözümün önüne Yıldırım Önal geldi.Yaşamının son yıllarında ; Kasman pastanesinde hafta sonları oturup laklak ederken; bir köşede sessiz ve tek başına oturur sürekli kağıtlara birşeyler yazardı.Asla ne yazdığını öğrenemedim, basında hiç yer almadı.Sayfalarda buluşmak üzere:)

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.