18 Aralık 2011 Pazar

Çallı İbrahim



İbrahim Çallı (1882-1960)

İzlenimci Türk resim sanatının tanınmış temsilcilerinden biridir. Resimdeki ustalığı kadar iğneleyici sözleri ve kendine özgü yaşantısıyla da ünlüdür.

Türk ressamlarının en ünlülerinden olan ve birçok büyük ressamımızın yetişmesine katkısı bulunan İbrahim Çallı'nın doğum yeri Denizli'nin Çal ilçesidir; bu nedenle Çallı İbrahim diye de tanınır.

Çal'da başladığı ortaöğrenimini İzmir'de tamamladı. Çocuk yaşta resme duyduğu ilgiyi, bu yıllarda resim defterlerine karalamalar, resimler çizerek sürdürdü. Ama İzmir'de resim eğitimi için gerekli ortamı bulamayacağını düşünerek 17 yaşındayken babasından kalma tarlayı sattı ve İstanbul'a okumaya gitti. Resme tutkundu, ama okula giremedi. İstanbul'a gelişinin ilk gününde kaldığı otelde bütün parası çalınınca zor durumda kalan Çallı, İzmir'e geri dönmektense bir kahvede çalışmayı yeğlemişti.



İlk resim derslerini askeri okula girmek icin geldiği ve ceşitli işler yapmak zorunda kaldığı İstanbul’da resim dersleri veren bir öğretmenden aldı. Daha sonra Kapalıçarsı’da çalışan ressam Ruben Efendi’den resim öğrendi. Çok geçmeden bulduğu adliye kâtipliği görevi sırasında ünlü ressam Şeker Ahmed Paşa'nın oğlu ile tanışması yaşamını etkileyen iyi bir rastlantı oldu.

Arkadaş olduğu oğlunun aracılığıyla resimlerini Şeker Ahmed Paşa'ya gösterebildi. Şeker Ahmed Paşa Çallı'daki yeteneği görünce, o zamanki adı Sanayi-i Nefise Mektebi olan Güzel Sanatlar Akademisi'ne (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) girmesine yardımcı oldu. Kâtipliğin yanı sıra resim öğrenimini de sürdüren Çallı, 1906'da başladığı okulunu 1909'da bitirdi. (Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.)




1910'da devletçe açılan bir burs sınavını Çıplak Adam ve Harekât Ordusu'nun Muhafız Alayından Maksud Çavuş adlı tablolarıyla kazandı. İstanbul Güzel Sanatlar Okulu'nda dört yıl okuyan Çallı, Maarif Nezareti'nin (Millî Eğitim Bakanlığı) açtığı sınavı kazanarak Hikmet Onat ve Ruhi Arel’le birlikte Paris’e resim öğrenimi görmek üzere Fransa'ya gitti. Paris Güzel Sanatlar Okulu'nda (Ecole Nationale des Art Decoratifs) Namık İsmail, Nazmi Ziya Güran ve Avni Lifij’le birlikte Fernand Cormon'un atölyesinde dört yıl resim çalıştı.



Ancak Cormon o yıllarda Empresyonist ve Kübist denemelere şiddetle karşı çıkıyordu ve modern eğilimleri bir soysuzlasma,resim sanatının bir yozlaşması olarak nitelendiren tutuculara katılmıştı. Çallı ve kuşağına bağlı diğer arkadaşları Avrupa’da öğrencilikleri sırasında bu tutucu ustalardan ders almalarına karşın etkilerinde kalmamışlar aksine Empresyonizme yakın özgür görüş ve tekniği benimsemişlerdir.

Çallı, bu öğretmeninden çok şey öğrendi, ama daha çok İzlenimci ressamlara yakınlık duydu. İzlenimciler'in etkisinde kalmasına karşın, bu akıma da, daha sonra başka bir resim akımına da tam olarak bağlanmadı. Resimdeki her yenilikten bir şeyler öğrenmek, esinlenmek için Paris'te bolca sergi izledi. I. Dünya Savaşı başladığında İstanbul'a dönen Çallı, bitirdiği okulda Vallaury’nin yardımcılığına getirildi. Gene aynı yıl Resim Bölümü Yağlıboya Atölyesi ögretmeni olarak resmen göreve başladı. Emekli olduğu 1947' ye kadar bu görevde kaldı.




Fransız izlenimciliğinin etkisinde kalmakla birlikte değişik bir yol izledi. Resimlerinde daha özgür bir davranışa yöneldi, doğanın yanısıra değişik tiplerde insan resimlerine de yer vererek klasik Türk resminin çerçevesinden dışarı taştı, ayrıca resimde renk parlaklığına ve saydamlığa büyük önem verdi. Bu anlayışla peyzajlar, natürmortlar, portreler, kompozisyonlar v.b. yapıtlara imza attı.



Çallı öğretmenliği sırasında da Avrupa'dan dönen ressamlardan bilgi alıyor, resim alanın­da batıdaki gelişmeleri yakından izlemeye çalışıyordu. Atölyesi öğrencilerin sık sık uğra­dığı, her tür resmin denendiği, resim konula­rının tartışıldığı bir okul gibiydi. Çallı özgür bir anlayışla, coşkulu kişiliğini dışa vuran renklerle resim yapıyordu. Resimlerinde desene pek önem vermese de renk uyumunu önde tutuyordu. Parlak renkler kullanarak rahat ve serbest fırça vuruşlarıyla görünümler, portreler, çıplaklar (nü), çiçekler ve meyveler çizdi.



1917'de Enver Paşa’nin isteğiyle savaş resimleri yapmak için Şişli’de bir atölyede çalıştı. 1923'den sonra manzara ve natürmortların yanısıra Atatürk devrimlerini ve özellikle Kurtuluş Savaşı’nı konu alan resimler yaptı. Bu döneme ait, Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesinde bulunan İstiklal Savası’nda Zeybekler (1923), Atatürk Portresi (1935), Süvariler (1936), Hatay’ın Anavatana Hasreti (1938) gibi başlıca eserlerinde daha geleneksel bir yaklaşım benimsedi. Türk Topcularının Mevziye Girişi (1917), Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi) adlı yapıtı da Türk resminin ilk büyük boyutlu kompozisyonları arasında yer alır.



Dönemin diğer sanatçılarında olduğu gibi toplumsal konuları da ihmal etmeyen İbrahim Çallı, "Hatay'ın Anavatana Hasreti" adlı çalışmasında kadın temasını işlerken, ön planda yer alan, oturmuş dağlara bakan genç kızın ifadesine Hatay' ın anavatana olan hasretini yüklemiştir. Hatay'ı temsil eden genç kız, kentli kadınlardan farklı olarak Anadolu kadını tipinde, folklorik özellikleriyle karşımıza çıkmaktadır. Kentli kadını, sigarasını içerken, şapkalı, şemsiyeli olarak işlenirken; burada, toprağa oturmuş, farklı çelişkiler ve beklentiler içinde, yerel kıyafetli Anadolu kadınını işlenmiştir.




Çallı, batılılaşmayı arkalarına alarak resme hem teknik hem de konu açısından yenilikler getirmeye çalışmıştır. Yaşanılan çelişkiler, Türk Plastik Sanatlar Tarihi'nde, özellikle kadın temasında, geçmişle gelecek arasındaki sürecin sanatçıya ve de modele olan etkisidir. Türk resmi içinde ilk olan bu yaklaşımların kadının çağdaş yaşama ilk adımının biraz ürkek başlaması, tarihsellik içinde değerlendirildiğinde son derece normaldir.Serbest fırça vuruşlarıyla şekillenen kadın temalarında, modelin yüzündeki ifade, modelin karakterini yansıtmaktadır. Aslında bu yansıtılan Cumhuriyet kadınıdır.




En ilginç yapıtları Beyaz Rus akınıyla İstanbul’a gelip bir süre kalan ressam Alexis Gritchenko’nun etkisiyle 1927 yılında yaptığı ‘Mevleviler’ dizisi oldu. Bu dizide o güne kadar uyguladığı yarı empresyonist tekniği bırakmış, Rus ressamın grafiğe yakın, şematik desenini, bu deseni örten az karışımlı renklerini benimsemişti. Burada ayrıntıları iyice ayıkladığı,iki boyutlu bir mekan derinliğinde düz ve ince sürülmüş renklerin uyumunu aradığı görülür.



Ressamlığının yanı sıra sevimli ve şakacı kişiliğiyle birçok fıkra ve anıya konu olan Çallı, 1947 yılında emekli oluncaya kadar İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde adına açılan atölyede resim öğretti. Şeref Akdık, Refik Epikman, Elif Naci, Ali Çelebi, Zeki Kocamemi, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati gibi birçok ünlü ressamın yetişmesinde etkili oldu. Onun önderliğinde 1950 yılında ‘Ressamlar Derneği’ kuruldu. Bu derneğin adı 1956'da ‘Türkiye Ressamlar Cemiyeti’ olarak değiştirildi.

Ibrahim Çallı, Türk resminde ’1914 Kuşağı’, ‘Türk İzlenimcileri’ ya da diğerlerine göre daha yaygın ünü nedeniyle ‘Çallı Kuşağı’ olarak bilinen ressamların en özgün temsilcilerinden sayılır. Kuşağının sanatçıları arasında öncü sayılmış, üne kavuşmuş, çekiciliği, esprileri, akademi hocalığına paralel yürütebildiği bohem yaşantısıyla çevresinin sevgi ve yakın ilgisini çekmiş bir ressamdı.




Kendine özgü bir boyut içinde yorumladığı izlenimci kökenli tarza, sanat yaşamının sonuna kadar bağlı kaldı. Gerçek izlenimciliğin dönüştürülmüş bir biçimi üzerine kurulan bu anlayış ‘akademik’ olarak da nitelenir.

Çallı, tüm yıkıcı eleştirilere ve dönemin dar görüşlü sanat ortamına karşın 1960'lara kadar uzanan yaşam çizgisi içinde, sanat tutkusunu yüreğinde işitip büyüten ve çevresine sıcak ışıklar saçan ayrıcalıklı bir ressam olarak eserler vermistir.



Sanat ve Özgür Düşünce

Sanatta yenilik arayışlarının öncüsüydü Çallı. Portre, peyzaj, natürmort ve 'nü'lerinde döneminin kalıplarını yıkan bir tavır sergiledi.

Bir öğretici olarak atılımcı kişiliğini öğrencilerine aşılamaya çalıştı. Sanatın ancak özgür düşünceyle gelişebileceğine duyduğu inançla yaklaştı onlara. Öğrencilerinden Cemal Tollu, Çallı'yı şöyle anlatıyor: "Çallı'yı diğerlerinden ayıran ve onun büyüklüğünü yapan bence; ne getirdiği yeniliklerde ne talebelerine öğrettiği teknik ve estetik bilgilerdir. O, talebelerine sonsuz bir sanat aşkı aşılamak kudreti göstermek suretiyle kuvvetli bir neslin yetişmesine imkan vermiştir."




Akademi'den emekliye ayrıldıktan sonra da öğrencileriyle birlikte olmayı sürdürdü, evinin kapısını genç yeteneklere açtı. Sanatçı kimliğinin özgür ortamlarda gelişeceğine inanan Çallı, kendi atölyesinde bu ortamı yeşertmeye gayret etti ömrü boyunca.

Söyleşilerinden birinde sanatın 'insan malı' olduğunu vurgulayarak, "İsterim ki vatandaş resmi sevsin. bu iş para ile pulla değildir. İlhamı cemiyet sipariş eder, sanatkar da yaratır" diyordu.



İbrahim Çallı'yı 22 Mayıs 1960'ta, geçirdiği mide kanaması sonucu yitirdik. Vasiyeti, kişiliğinin güleç, esprili yönünü yansıtıyordu yine de:

"Ağlayan sızlayan insandan bana ne hayır gelir? Benim arkamdan gülün, eğlenin, neşe ile beni yad edin."


Eserlerinden bazıları

Devlet Resim ve Heykel Sergileri’ne aralıklı, ancak; Galatasaray Sergileri’ne düzenli katılan Çallı’nın bazı eserleri şöyle sıralanabilir:



Defli Kadın
Zeybekler
Arzuhalci
Mevleviler
Boğaziçinden Peyzaj
Balıkçı
Gül Koklayan Kadın
Bir Balo Gecesi
Hatay’ın Anavatana Hasreti
Adada Sabah Gezintisine Çıkan Kadınlar



Moda Deniz Hamamı
Tefli Kadın
Dolmabahçe Sarayı'ndan
Balıkçılar
Manolyalar
Çayır ve Evler
Sandalyede oturan çıplak kadın
Çıplak Yatan Kadın
Türk Topçuları
Atatürk Portresi
İsmet İnönü
Yıldız Parkından Boğaza bakış
Göksu Deresi
II. Selim Türbesi




Osman Hamdi Bey
Heykeltraş İhsan Bey'in profil Portresi
Dikiş Diken Kadın
Bahçede Kadın
Erkek Portresi
Yeşil Elbiseli Kadın "Bayan Vicdan Moralı'nın Portresi
Kadın Portresi
Şair Yahya Kemal'in Portresi
Demiryolu ve Köylüler
Uzanmış Nü
Portre (Çallı'nın kızı Belma)




İbrahim Çallı Salonu’nda 1914 kuşağı sanatçılarının resimleri yer alır.... İçlerinde bir tablonun onun hikayesi ilginçtir: “Zeybekler” tablosu.



Aynı zamanda Osman Hamdi’nin asistanı da olan Çallı, Atatürk’ün isteği üzerine Etnoğrafya Müzesi’nde bir sergi açar. Bu sergide de yer alan “Zeybekler” tablosunu gören Atatürk, ressam Çallı’ya döner ve “ Biz Kurtuluş Savaşı’nda yemeye ekmek bulamıyorduk, senin resmindeki atlar nasıl semirmiş böyle ? " diye sorar.

Mustafa Kemal'in "Bu tabloyu kimseye göstermeyin" demesi üzerine şaşırıp kalmıştır. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyorken, Mustafa Kemal açıklar:

"Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan arta kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakaryanın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum."

Usta ressam malzemelerini alır ve tablosundaki atı bir deri bir kemik hale getirir.

Aynı aileden torunu Yaşar Çallı'da dedesinin izinden gidecek ve bu alanda isim yapacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.