15 Şubat 2012 Çarşamba

Antonin Artaud




Söz konusu insan olduğu zaman bir çok isimler akla gelebilir ama son zamanlarda özellikle dünyamızda insana ait acıların gittikçe çoğalması ve vahşetin neredeyse günlük hayatımızın bir parçası haline gelmesi sebebiyle Antonin Artaud ismi aklımdan hiç çıkmamaya başladı.

Kimdir Antonin Artaud?

5 Eylül 1896 yılında Marsilya'da dünyaya gelen ve 1948 yılında Paris'te ölen Fransız oyun yazarı, aktör, yönetmen ve şairdir. Günümüz psiklogları Antonin Artaud'yu şizofren olarak tanımlamaktadır. Gerçekten dört yaşında geçirdiği menenjit rahatsızlığından sonra ergenlik dönemine kadar hastalıklı bir yaşam sürer. Sık sık deprasyona girmesi sebebiyle bir çeşit akıl hastanesine yatırılır ve bu hastane de okuduğu Charles Baudelaire ve Edgar Allan Poe sayesinde şiir yazmaya başlar.

Daha sonra Paris'e taşındığında tiyatro yazarlığı ve film yönetmenliğine başlar. II.Dünya savaşı dönemleridir ve naziler Fransayı işgal etmiştir. İşte bu dönemde Rodez deki psikiyatri kliniğine yatırılır dönemin koşullarında tedavi yöntemi olan elektro şok uygulanır. İşte burada kaldığı dönemlerde de resim yapmaya ve yazılar yazmaya başlar.

İntihar eğilimli olmasına ve bu konuyla ilgili bir çok yazı yazmasına rağmen ölümü 1948 yılında yakalandığı bağırsak kanseri sebebiyle olur.

Oyunları

L’ombilic des limbes: Ventre brule, La mére folle, Le jet de sang (1925, Yanık Karın, Kan Fışkırması: Koyunların Omurgası)
La coquille et le clergyman (senaryo, 1927, Deniz Kabuğu ve Mollalık)
Le pierre philosophale, (sözlü pantomim, 1933, Tılsımlı Taş)
Atrée Thyeste (Seneca’dan uyarlama, 1934, Atrée ve Thyeste)

Kitapları

Tiyatro ve İkizi, Yapı Kredi Yayınları.
Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin, Sel Yayıncılık. Çev. Esra Özdoğan, 2002.
Yaşayan Mumya, Yaba Yayınları.
Suç Ortakları ve İşkenceler, Nisan Yayınları,
Toplumun İntihar Ettirdiği Van Gogh (Van Gogh/Le Suicidé de la Société), Nisan Yayınları
Heliogabalos Taşlı Anarşist (Héliogabale ou l'Anarchiste couronné), Dost Kitabevi

Gerçekten söz konusu tiyatro olduğu zaman bu anlamda düşünceleriyle çığır açmış kişilerden biridir. Vahşet Tiyatrosu kuramının kurucusu olan Antonin Artaud, oldukça farklı bir düşünceye sahip. En büyük tepkisini Shakespeare'e karşı yapar.

''Eğer yığınlar, tiyatroya gitmekten soğumuşsa; hepimiz tiyatroyu düşük düzeyde bir sanat ve eğlence aracı olarak kabul etmiş ve onu kötü içgüdülerimizden boşalma aracı olarak kullanmışsak, bunun nedeni, bizlere, hem de gereğinden fazla olarak ''işte bak tiyatro bu, yani yalan ve aldatmaca'' diye söylenmesindendir. Çünkü bizler, dört yüz yıldan bu yana, yani Rönesans'tan beri, salt betimsel ve anlatan, ruhbilimin konu alanındaki şeyleri anlatan bir tiyatroya alıştırıldık.

Bu sapıtmanın ve düşüşün, bir tiyatro gösteriminin, ortaya atılan bir imgenin, organizmada sarsıntı uyandırmaksızın seyirciyi tertemiz bırakmasını isteyen bu ''ilgisiz'' tiyatro düşüncesinin sorumlusu, Shakespeare'in ta kendisidir."

Tiyatro konusunda farklı düşüncelerini yine onun kendi cümleleriyle anlamaya çalışalım;

"Tiyatro seyircinin cinayete yatkın eğilimlerini, erotik saplantılarını, yabanıllığını, karabasanlarını, yaşam ve nesneler karşısında ütopik duyumunu, hatta kana susamışlığını içeren düşlerini gerçekten sergileyemediği, onun düzmece ve aldatıcı bir düzlemde değil, içinden geldiğince arınmasını sağlayamadığı sürece kendini bulamaz, yani, gerçek bir yanılsama aracı olamaz"

Neydi Antonin Artaud'i bu denli farklı düşünmeye iten sebepler?

Sanırım acının ta kendisiydi.

Aslına bakacak olursanız acı insanoğlunun tarihteki yerini aldığı andan itibaren hep var olmuş olgulardan biridir. Dünyaya gelişimiz bile acıyladır. Ve acı bizleri biçimlendiren, değiştiren bir özelliğe sahiptir. Doğal olarak acı bizimle böylesine iç içeyken bunu yansıtma biçimimizde çok daha gerçekçi özellikleri içinde barındırmalıdır.

İnsanı tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir yapı sergilemediği süre içersinde yapılmış olanlar, yapılanlar , yada yapılacak olanlar çok anlam ifade etmeyecektir Antonin Artaud için.

Zaten toplum kuralları tarafından çepeçevre sarılmış olan insanoğlu her anlamda bastırdığı kendisini sahte ve sıkıcı geçiştirmelerle yaşamaya mahkum etmişken acı duymaktadır.Kendine bile itiraf edemediği bir acıdır bu. Doğal olarak maskelenmiş yüzlerle yaşamaya çalışmaktadır. İşte bu sebeplede var olan herşeyi ret eder.

Vahşet Tiyatrosuna ait özellikleri ortaya koyarken yine alışagelmiş tanımların yanılgısına düşmemeye de çağırır insanları;

"Vahşet tiyatrosu zor tiyatro ve öncelikle yabanıl tiyatro demektir. Ayrıca, gösterim düzeyinde, öyle birbirimizin gövdesini parçalayarak,testere ile organlarımızı biçerek ya da bazı Asur imparatorlarının yaptığı gibi ulakla kutularda insan kulağı, kıyılmış insan burnu, ya da boğazı göndererek, birbirimize karşı girişebileceği bir vahşet söz konusu değil. Bundan daha korkunç ve zorunlu, nesnelerin ve olayların bize karşı girişebileceği bir vahşet söz konusudur. Bizler özgür değiliz. ve gökyüzü başımızın üstüne düşebilir. Tiyatroda bize önce bunu öğretmek için yaratılmıştır."

İnsanın iç hesaplaşmasını önemseyen ve bunu kutsallaştıran bir mantıktır Vahşet Tiyatrosunun özü. Kuşkusuz bu kolay değildir. Ruhun kendisiyle hesaplaşmasının acıtan tarafı vardır. Özetlersem, tensel bir acıdan söz etmez Artaud.

İşte bu anlamda tiyatroda bu gerçekler ortaya konulabilirse, yüzyıllardan beri insana ait çok dar bir yelpazenin özellikle bireylerin ruhsal sorunlarıyla, yada toplumsal sorunları ortaya koymak adına yapılanların dışında varoluşumuzun çok daha önemli bir katmanını oluşturan bilinçaltında bastırılanlar yansıtılabilirse birey yada toplum tiyatro yoluyla tedavi bile olabilir düşüncesindeydi.

Bu anlamda Antonin Artaud'un vahşet Tiyatrosuyla ilgili manifestosunu buraya almak istiyorum.



Kabul edilsin ya da edilmesin, bilinçli ya da bilinçsiz, şiirsel durum, yani hayatın aşkın bir durumu, aslında halkın aşkta, suçta, uyuşturucuda, savaşta ve isyanda aradığıdır.

Vahşet Tiyatrosu tiyatroya tutkulu ve çırpınmalı bir hayat kavramını geri getirmek için oluşturuldu; ve bu tiyatronun dayandığı vahşeti şöyle anlamak gerekiyor; şiddetli bir sertlik ve sahne elemanlarının aşırı derecede yoğunlaşması.

Sistemli bir biçimde değilse de gerektiğinde kanlı olabilen bu vahşet, yaşama ödenmesi gereken bedeli ödemekten korkmayan kuru bir ahlaki safiyet kavramı ile karışıyor.

1- Öz Açısından:

Yani konular ve işlenen temalar. Vahşet Tiyatrosu çağımızın başlıca huzursuzluk ve endişelerine cevap veren konular seçecektir.

Vahşet Tiyatrosu insanın ve çağdaş yaşamın mitlerini kurtarma çabasını sinemaya terketmemek niyetindedir. Ama bunu kendine özgü bir şekilde, yani dünyanın ekonomiye, yararlılığa ve tekniğe yönelişine karşı çağdaş tiyatronun sahte bir uygar insan cilâsı altına sakladığı büyük meseleleri yeniden gündeme getirerek yapacaktır.

Bu temalar kozmik, evrensel, en eski metinlerden ve eski Meksika, Hint, Yahudi, İran vs… kozmogonilerinden alınarak yorumlanmış olacaklar.

Vahşet Tiyatrosu, insan kişiliğini ve duygularını dilimlere ayıran psikolojik yaklaşımı reddederek, yasalar tarafından ezilmiş ve dinler, kurallar tarafından deforme edilmiş toplumsal insanın da ötesine “bütün insana” hitap edecek.

Ve insanı anlatırken ruhun tersini de yüzünü de yansıtacak; imgelemin ve düşlerin gerçeği, yaşamla aynı düzlemde gösterilecek.

Ayrıca büyük toplumsal çalkantılar, halkların halklarla, ırkların ırklarla çekişmesi, doğal güçler, rastlantının müdahalesi, kaderin manyetik çekimi ister dolaylı – mistik boyutlarda, tanrılar, kahramanlar ve canavarlar kadar büyütülmüş kişiliklerin hareket ve jestleri biçiminde -ister dolaysız- yeni bilimsel yollarla elde edilmiş maddi görüntüler biçiminde – olarak kendilerini gösterecekler.

Bu tanrıların ve kahramanların, bu canavarların, bu doğal ve kozmik güçlerin yorumlanması en eski kutsal metinlerin ve eski kozmogonilerin imgelerinden esinlenerek gerçekleştirilecek.

2- Biçim Açısından:

Öte yandan tiyatronun, halkın en içine kapanık ve dalgın kesimleri için ebediyen tutkulu ve duyarlı olan bir şiirin kaynaklarına yeniden dalması gerekliliği eski ilkel mitlere dönüş yoluyla gerçekleştiğinden, biz, metinden değil de mise en scene’den bu eski çatışmaları gerçekleştirme ve daha çok da güncelleştirme çabasını isteyeceğiz; yani bu temalar doğrudan doğruya sahneye taşınacak ve kelimeler içinde boğulmaksızın hareket, yüz ifadesi ve jest olarak gerçekleşecekler.

Böylece metin konusundaki teatral batıl inançtan ve yazarın diktatörlüğünden kurtulacağız.

Ve işte böylece sözün ve sözcüklerin tehlikeleri ve dilden ileri gelen bozukluklar olmaksızın doğrudan ruh ile dönüştürülen ve hissedilen eski halk gösterilerine yeniden kavuşacağız.

Tiyatroyu her şeyden önce gösteri üzerine temellendireceğiz ve bu gösteriye katacağımız şey yeni bir uzam anlayışıdır. Bu uzam olası tüm planlarda ve her türlü yükseklik, derinlik, perspektif açılarından kullanılacaktır. Ayrıca bu anlayışa hareketin dışında özel bir zaman fikri de eklenecektir.

Belli bir süre içinde olabilecek en çok sayıda hareketle, olabildiğince çok fiziksel imgeyi ve bu hareketlere bağlı anlamları birleştireceğiz.

İmgeler ve hareketler yalnızca göz ve kulağın açık seçik zevklerine değil, ruhun daha gizli ve daha yararlı zevklerine de hitap edecekler.

Böylelikle teatral uzam yalnızca boyutları ve hacmi içinde değil, eğer denebilirse, iç çamaşırları içinde de kullanılacak.

İmgelerle hareketlerin örtüşmesinin sonuç olarak varacağı nokta, nesnelerin, sessizliklerin, haykırışların ve ritimlerin gizli anlaşması yoluyla, temelinde sözcüklerin değil imlerin bulunduğu gerçek bir fiziksel dilin yaratılması olacaktır.

Çünkü şu bilinmelidir ki; belli bir zamanda yapılmış bu hareket ve imge niceliğine, sessizlik ve ritim kadar belli bir titreşim ve gerçekten yapılmış jestlerden, gerçekten kullanılmış nesnelerden oluşmuş belli bir maddi kışkırtmayı da katacağız. Ve denebilir ki en eski hiyerogliflerin ruhu bu saf teatral dilin yaratılmasına yön verecektir.

Herhangi bir halktan seyirci her zaman direk ifadelere ve imgelere düşkün olmuştur; söylenen sözler, açık seçik sözlü ifadeler aksiyonun açıkça belirlendiği bölümlere ve yaşamın hareketsizleşip bilincin devraldığı bölümlere girecektir.

Ama bu mantıki yönün yanı sıra sözcükler bir çeşit büyü tekerlemesi gibi, yani gerçekten sihirli yönleriyle de kullanılacak -yalnızca anlamları değil biçimleri ve yaydıkları ses dalgaları açısından-.

Çünkü canavarların etkili görüntüleri, kahramanların ve tanrıların sefahati, çeşitli güçlerin plastik görünümleri, dış görünüşleri bozmak ve unufak etmekle yükümlü şiirin ve mizahın sarsıcı müdahaleleri, gerçek şiirin anarşik ve analojik ilkelerine göre, ancak duyular üzerine yöneltilen baskı sonucu ruhun varabildiği hipnotik telkin atmosferinde asıl büyülerine kavuşabilirler.

Eğer bugün rahatlatıcı tiyatrosunda, sinirler yani belli bir psikolojik duyarlılık bile bile bir kenara atılmış, seyircinin bireysel anarşisine teslim edilmişse, Vahşet Tiyatrosu duyarlılığı kazanmak için önceden denenmiş büyülü yolların hepsini yeniden kullanmak niyetindedir.

Renklerin, ışıkların ve seslerin şiddetinden, müzikal bir ritmin ya da söylenmiş bir sözün titreşimi, sarsıntısı veya tekrarından oluşan, tonaliteyi ya da sahne ışıklandırmasının iletişimsel kapsamını kullanan bu yollar yalnız “ahenksizlik” aracılığı ile tam bir etki sağlayabilirler.

Ama bu ahenksizliği tek bir anlamın egemenliğine teslim etmek yerine, bir anlamdan diğerine, bir renkten bir sese, bir sözden bir aydınlığa jestlerin sarsıntısından tonalitenin dümdüzlüğüne vs.. atlatarak geliştireceğiz.

Bu şekilde biçimlenen, bu şekilde yapılanan gösteri, sahnenin tasfiyesiyle bütün tiyatro salonuna yayılacak ve tabana inerek ince iskelelerden oluşmuş bir parmaklık gibi seyirciyi dört yandan sarıp sürekli bir ışık, imge, hareket ve gürültü yağmuruna tutacaktır. Dekor, dev mankenler boyutlarında büyütülmüş kişiliklerden, sürekli yer değiştiren nesneler ve maskeler üstünde ışıldayan hareketli ışıkların yarattığı manzaralardan oluşacak.

Ve uzamda kullanılmamış bir yer kalmayacağı gibi, seyirciye de nefes alacak vakit ve aklında ya da duyarlılığında boş bir yer bırakılmayacaktır. Yani yaşamla tiyatro arasında belli bir kesinti olmayacağından sürekliliği sağlama sorunu kalmayacaktır. Bir filmin herhangi bir sahnesinin çekimine şahit olan bir kimse ne demek istediğimizi çok iyi anlayacaktır.

Sinemanın, filme kaydedildikleri anda her türlü etkisini, büyüsünü ve hayatiyetini kaybeden yani ziyan olan ışıklandırma, figürasyon gibi pek çok zengin teknik olanaklarını tiyatro sahnesinde kullanmak amacındayız.

Vahşet Tiyatrosu’nun ilk gösterisinin adı şu olacak: MEKSİKA’NIN FETHİ

İnsanlar değil olaylar sahnelenecek. İnsanlar yerlerine psikolojileri ve tutkularıyla gelecek, ama, belirli güçlerin görüntüleri olarak ve olaylar ile içinde rol aldıkları tarihin ölümcüllüğü açısından ele alınacaklar.

Bu konu şu yüzden seçildi:

1- Güncelliği ve bunun yanı sıra Avrupa’yı ve dünyayı hayati açıdan ilgilendiren sorunlarla olan bağlantıları yüzünden.

Tarihi açıdan “Meksika’nın Fethi” sömürgecilik sorununu işleyecek. Avrupa’nın bir türlü yok olmayan üstünlük duygusunu acımasız kanlı ve sarsılmaz bir şekilde sahnede canlandıracak. Gösteri, Avrupa’nın kendi kendisine yakıştırdığı üstünlük duygusunun söndürülmesini sağlayacak. Hıristiyanlığı çok daha eski dinlerle karşılaştıracak. Batı dünyasının paganizmden ve bazı doğal dinlerden çıkardığı yanlış kavramları yargılayacak ve bu dinlerin üstüne kurulduğu hâlâ geçerli olan eski metafizik temellerin şiirselliğini ve ihtişamını patetik ve yakıcı bir şekilde vurgulayacak.

2- Hâlâ çok güncel olan sömürgecilik sorununu, yani, bir kıtanın bir başka kıtayı kendi yararları için kullanmak hakkına sahip olduğu inancını sorgularken aynı zamanda bazı ırkların öteki ırklara olan (ama bu sefer gerçek) üstünlüğünü de sorgulayacak ve bir ırkın dehasını uygarlığın kesin formlarına bağlayan içsel akrabalık ilişkisini gösterecek. Sömürgecilerin tiranik anarşisiyle geleceğin sömürüleceklerinin derin ahlaki uyumu arasında bir karşıtlık kuracak.

Daha sonra en haksız ve en kaba maddi temeller üzerine kurulmuş çağın Avrupalı monarşisinin karışıklığına karşı, tartışılmaz tinsel esaslar üzerine yapılandırılmış Aztek monarşisinin organik hiyerarşisini aydınlığa kavuşturacak.

Toplumsal açıdan, gösteri, hiç kimsenin aç kalmamasını sağlayan yani devrimi çok eskiden gerçekleştirmiş olan bir toplumun yaşadığı huzuru gösterecek.

Ahlaki kargaşanın ve Katolik anarşinin pagan düzenle bu çatışmasından, acımasız diyalogların arasına serpiştirilmiş güçlerin ve imgelerin olmadık çalkantılarını çıkartabilir “Meksika’nın Fethi”. Ve bu, tamamıyla karşıt fikirleri birer leke gibi taşıyan kişilerin adam adama dövüşmeleriyle olacak.

Ahlaki öz ve böyle bir gösterinin güncel ilgisi yeterince vurgulandıktan sonra sahnelenmek istenen çatışmaların gösteri açısından değerli olması konusunda ısrar edilecek.

Önce Montezuma’nın iç kavgaları var; tarih bizi bu trajik kralı güdülendiren güçlerin neler olduğu konusunda hiçbir zaman aydınlatamamıştır.

Astrolojinin gözle görülen mitleriyle olan kavgası ve sembolik tartışması, görsel ve objektif bir şekilde anlatılacak.

Nihayet, Montezuma’dan başka bir de güruhlar var, toplumun çeşitli kesimleri var, halkın (Montezuma tarafından temsil edilen) kadere başkaldırısı var, inançsızların şikâyet bağırtıları var, filozofların ve rahiplerin anlamsız gevezelikleri var, şairlerin ağlayıp sızlanmaları var, tüccarların ve burjuvaların ihaneti var, kadınların cinsel çekimserliği ve iki yüzlülüğü var.

Güruhların ruh hali, olayların itici gücü, kimi yerlerde güç çizgileri çekerek, dalgalar halinde seyircinin üstüne üstüne gidecek ve bu dalgaların üstünde bazılarının zayıflatılmış, isyan eden ve umutsuzca çökertilmiş bilinci saman çöpü gibi su yüzüne çıkacak.

Teatral açıdan sorun bu güç çizgilerini kesinleştirmek, ahenkli hale sokmak, bir merkezde yoğunlaştırmak ve bunlardan bazı çağrışımlara yönelten melodiler süzmektir.

Bu imgeler, bu hareketler, bu danslar, bu ayinler, bu müzikler, bu eksik melodiler, bu sonuçsuz diyaloglar titizlikle not edilecek ve özellikle gösterinin diyalogsuz bölümlerinde sözcüklerle yapılabileceği kadar tanımlanacak; ilke, aynı bir müzik partisyonunda olduğu gibi sözcüklerle tanımlanamayacak şeyleri notalamak ya da şifrelemek olacaktır.



Artaud'u ve düşüncelerini hastalıklı bir insanın düşünceleri olarak görüp ret edebilme imkanına sahibiz. Ancak Artaud'un eserleri okunup , düşünceleri doğru biçimde analiz edildiğinde haklılığı bir kez daha ortaya çıkar.

Gerçekten bilinnç altına attığımız onlarca şey aslında yaşamımızın son anına kadar bizimledir. Hatta bizi biçimlendirir. Buna rağmen bilinçaltına attığımız herşeyi yok saymayı ve görmemeyi tercih ederek yüzleşmekten kaçnırız. Kuşkusuz bilinçaltındaki gerçeklerimizle yüzleşmek kolay değildir ve acı verecektir. Ancak bunu bir türlü başaramayan insanoğlu farklı yapılar göstererek gerçek benliğinden oldukça uzakta bir tavır sergileyerek çok daha zor bir yaşamı seçmeye zorlanmıştır.

Yüzleşme nasıl ki psikiyatri de bir tedavi biçimiyse, Artaud içinde tiyatro acı dolu yolu bizlere göstermesi gereken doğru bir yolda yürüyebilmemiz için bizlere kapı açan bir alandır. Bunu yapabilmek içinde şimdiye kadar yapılmış olan tüm şeyleri ret ederek yepyeni bir yapılanma biçimine girmek zorundadır.

Bizleri rahatsız eden her şeyi bilinçaltına atarken aslında bu rahatsız eden olgular bir şekilde açığa çıkmak için beklemekte ve genelde de bu yolu bulabilmektedir. Sonrasında daha büyük acılar çeken insanoğlunun bu acı süreçten geçmeden önce kendisiyle yüzleşmesi ve kendisini olduğu gibi kabul etmesi belkide insanlığın kurtuluşu olacaktır.

Evet Artaud da bilinç altını belki de en fazla sorgulayan, şiddeti kullanan ancak bunu izleyiciyi sarmak için kullanmış olan ve tiyatroyu yaşamsal bir zorunluluk olarak algılayan yazarlardan biridir.

Son olarak İntihar üzerine yazdığı bir yazıyı da almak istiyorum.



İntihar Üstüne

Kendimi öldürmeden önce bana varoluştan yana güven verilmesini isterim, kuşku duymamak isterim.

Yaşam, benim gözümde, olguların belirginliğini ve akılda uyumlu biçimde birleşmelerini onaylamaktan öte bir şey değil. Ben, olguların toplanıp birleştiği zorunlu bir buluşma noktası gibi duymuyorum kendimi artık; şifalı ölüm, doğadan ayırarak iyileştiriyor bizi; ama ya ben, olgulara yol vermeyen acıların ürünüysem?

Ben kendimi öldürürsem bu, kendimi yıkmam için değil, ama kendimi yeniden oluşturmam için olacak; intihar, benim için, kendimi zorlu bir uğraşla yeniden ele geçirmemi, varlığımın içine baskın yapıp girmemi, belli belirsiz ilerleyen tanrıdan önce davranmamı sağlayacak bir araçtır yalnızca. İntiharla kendi tasarımı yeniden doğaya uyguluyorum, ilk kez kendi irademle biçimlendiriyorum her şeyi. Bana uygun olmayan organlarımın koşullandırmasından kendimi kurtarıyorum; ve yaşam, bana düşünmem için verileni düşündüğüm saçma bir talih oyunu olmaktan çıkıyor.

Yani kendim seçiyorum düşüncemi, ve güçlerimin, eğilimlerimin, gerçeklerimin yönünü. Güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün arasına yerleşiyorum. Askıda bırakıyorum kendimi; hiçbir yana eğilim göstermeden, yansız; iyilerin ve kötülerin kışkırtmalarının kurduğu dengenin kurbanıyım.

Çünkü yaşamın kendisi, bir çözüm değil; yaşam, seçilmiş, benimsenmiş, belirlenmiş hiçbir varoluş türüne sahip değil. Yaşam yalnızca, istekler ve olumsuz güçler dizisidir, tiksindirici bir rastlantıya bağlı koşullara göre amacına ulaşan ya da başarısızlığa uğrayan küçük karşıtlıklar dizisidir. Kötülük, her insana, eşit ölçüde verilmemiştir, deha da öyle, delilik de. Kötülük gibi , iyilik de, koşulların ve etkisini kimisinde çok kimisinde az gösteren bir mayanın ürünüdür.

Yaratılmak ve yaşamak ve değiştirilemeyecek biçimde belirlenmiş varlığının en akla gelmez dallarına, en küçük ayrıntılarına dek kendini hissetmek, kesinlikle aşağılık bir durumdur. Aslında biz ağaçtan başka bir şey değiliz ve olasıdır ki, benim soyumun ağacının bilmem hangi boğumunda, belirlenmiş bir günde kendimi öldüreceğim yazılıdır.

İntihar özgürlüğü kavramı da, kesilmiş bir ağaç gibi düşüyor. İntiharımın ne zamanını, ne yerini, ne de koşullarını ben yarattım. Onun kavramını bulan da ben değilim, koparılmayı duyabilecek miyim?

Belki o anda varlığım parçalanıp dağılır; ama ya bütünlüğünü korursa, sakatlanmış organlarım nasıl işleyecek, varlığı olanaksız hangi organlarımla gözlemleyeceğim bu kopmayı? Ölümü, bir sel gibi duyuyorum üzerimde; gücünü bilemeyeceğim, apansız sıçrayan bir yıldırım gibi. Tatlarla ve dolanıp duran labirentlerle yüklü duyuyorum ölümü. Bunun neresinde benim varlığımın düşüncesi?

Bu Tanrı, beni, istediği gibi kullandı, saçma biçimde; beni canlı kıldı, yadsımaların yokluğunda, benim atak yadsımalarımın yokluğunda, düşünülen yaşamın, duyulan yaşamın en küçük kıpırtılarını bile yok etti bende. Yürüyen bir robot durumuna indirgedi beni; ama öyle bir robot ki, bilinçsizliğinin kırıldığını duyumsuyordu.

Ve işte ben, yaşamakta olduğumu göstermek istedim, şeylerin çınlayan gerçekliğiyle birleştirmek kendimi, yazgımı parçalamak istedim.

Tanrı ne dedi buna?

Yaşamı hissetmiyordum; değer yargılarıyla ilgili her kavramın dolaşımı, bende, kurumuş bir ırmaktı. Yaşam, bir nesne, bir biçim değildi bende; bir dizi mantık yürütmeydi yalnızca.

Ama boşuna işleyen, bir yere ulaştırmayan mantık yürütmelerdi bunlar ve bende, irademin kesinleştiremediği "taslaklar" biçiminde kalıyorlardı.

Buradan intihar durumuna geçmem için de benliğimin bana geri dönmesini beklemeliyim, varlığımın tüm eklemlerini özgürce oynatabilmeliyim. Tanrı beni, umutsuzluğun içine bıraktı, sanki ışıkları bana ulaşan çıkmazlar burcunun ortasına bıraktı.

Ben artık ne ölebiliyorum, ne yaşayabiliyorum, ne de ölümü ya da yaşamı istememezlik edebiliyorum. İnsanların tümü de benim gibi.

1 yorum:

  1. sanatın ne olması gerektiği üzerine zaman zaman benimde düşündüğüm bir çok şeyi sistemli bir biçimde dile getirmiş.. sanat her şeyden önce rahatsız etmeli.. boğmalı takipçisini..

    bir oyununu canlı olarak izlemek isterdim..

    ama henüz yaşadığımız ülke için sanırım daha çok yol alınması gerekli...

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.