30 Mart 2012 Cuma

İki Film Bir Arada (Devrimden Sonra - Entelköy Efeköy’e Karşı)

İki Film Bir Arada

(Devrimden Sonra - Entelköy Efeköy’e Karşı)


Son dönemde gerçekten büyük merak ve beklentiyle beklediğim 2011 yapımı iki filmi ele alacağız bugün.

Öncelikle filmler hakkında ufak bir ön bilgilendirmeyle başlayalım.






Entelköy Efeköy'e Karşı, Yüksel Aksu'nun Dondurmam Kaymak'tan sonra çektiği ikinci filmi. Dondurmam Kaymak'ta yakaladığı samimi dili yeni filmine de taşımayı başarmış ve bizlere yine içimizden, bizi anlatan bir yapım çıkarmış. Büyük şehirlerde yaşayan neredeyse herkesin içinden en az bir kez geçmiş olan ufak bir yere gidip yerleşmek fikrini, günümüzün en ön planda olan sorunlarından biri olan çevre ve doğa konuları ile harmanlayarak bize neşeli-sıcak bir 110 dakika hazırlamış.






Devrimden Sonra ise Nazım Hikmet Kültür Merkezi yapımcılığında ve Mustafa Kenan Aybastı yönetiminde kolektif bir ekip tarafından hazırlanmış, içinde bulunduğumuz ülke göz önüne alındığında, gerek bazı kesimleri gerçekten rahatsız edecek şeyler söylemesi gerekse de daha önce benzer bir konunun ele alınmamış (alınamamış) olması bakımında bir ilk (umarım öncül) bir yapım. Bunun dışında içinde bir özlem bir umut taşıyan birçok kişinin hayali olan ya da en azından olsa nasıl olur dediği bir konuyu ele alıyor: Türkiye'de devrim.


İki yapımda, halka seslenmeleri ve belirli noktalara dikkat çekmeyi hedeflemeleri bakımından benzer sayılabilecek özelliklerinin dışında olabildiğince farklı yapımlar. Ama yine de bu benzerlikten yola çıkarak birçok önemli noktayı yakalayabileceğimizi düşünüyorum.


Şimdi birkaç başlık altında incelememize başlayalım.


Halkı Tanımak

Seslendiğiniz halkı tanımak, anlatacağınız şey halka dair ise normal bir yapımdan çok daha fazla önem taşımaktadır. Eğer anlatıcı anlattığı kişileri yeteri kadar tanımıyorsa anlattığı şey hedeflediği etkinin çok ama çok altında kalmanın yanı sıra gülünç bir halde alacaktır. Ve hedefine ulaşamayan bu çaba havada kalmaya mahkum bir şekilde doğumundan itibaren ölmeye mahkum olacaktır.

İşte tam bu noktada Entelköy Efeköy'e Karşı ne yazık ki Devrimden Sonra'dan çok daha iyi bir şekilde hitap ettiği kitleyi analiz etmiş. Ne yazık ki, çünkü Devrimden Sonra halkın yararına olan bir sistemi anlatma çabasında iken hitap ettiği kitleyi yeteri kadar süzememiş.

Bu sorunsal aslında Türkiye'de sol'un çok uzun zamandır (belkide en başından beri) içinde olduğu kısır döngüyü kıramadığını bize gösteriyor. Bunu birkaç örnekle açıklamaya çalışayım. Devrimden Sonra'da çizilen gerek köylü gerekse işçi karakterleri, gerçek hayatta en azından bir kez köylülerle oturup bir çay içmiş yada işçilerle sohbet etmiş bir kişi iseniz size inanılmaz yabancı-sahte geleceklerdir. Bunun dışında örneğin Land Rover cipe binen bir toprak zengininin karşısına geçip, "toprakların artık bizim! Çalışanlar onların gerçek sahibidir!" diye bir nutuk çektiğinizde karşı tarafın en azından sessizce size bakıp kaderine razı olacağını düşünmek hayalperestliği de aşarak ahmaklık sınırlarına giriyor. Buna benzer birçok örnek bulmak mümkün filmde.. İşin en acı tarafı da filmdeki en gerçekçi karakterin faşist bir katil olması. Bu düşmanını kendinden fazla tanımak anlamına geliyor ki gerçekten üzücü.

İki filmde trajikomik köylü öykülerini konuyu aktarma amacıyla kullanmak bakımından benzer bir yaklaşım içindeler. (Devrimden Sonra'da köylü oğlanın toprak zengini adamın kızına olan aşkı, Entelköy Efeköy'e Karşı'da ise sevdiği kadınla maddi çıkarlar arasında kalmış muhtarın durumu.) Devrimden Sonra'nın aksine Entelköy Efeköy'e Karşı içinde bulunduğu, içinden çıktığı kitleyi daha iyi analiz etmiş ve köylünün pragmatist (faydacı) yapısını Devrimden Sonra'ya oranla çok daha doğal-gerçekçi bir şekilde yansıtmış. Bu da sol'un halktan ne kadar kopuk olduğu üzerine çarpıcı bir örnek. Devrimden Sonra'ya çok fazla yüklendiğimi düşünebilirsiniz ama ülkemizde gerçek sol olduğunu iddia edenlerin yapımcılığını üstlendiği ve ele aldığı konu ile zaten beklentileri bir hayli yükseltmiş bir yapımın en azından sanatsal olmasa da gerçekçilik açısından bir şeyler sunuyor olmasını beklemek çokta fazla olmayacaktır.


Dikkati Çekmek ve Değişim

Bireyleri ve kitleleri etkilemek ve değiştirmek için iki temel güç bulunmaktadır, Propaganda ve Sanat.

Propaganda, temel olarak Hitler'in "Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı" olan Joseph Goebbels tarafından kusursuzlaştırılmış bir kitle etkileme-yönlendirme aracıdır. Genel olarak sık ve çok tekrar kullanılarak olabildiğince fazla şekilde hedef kitleye gösterilen-dinletilen mesajın kitle tarafından özümsenmesi üzerine kuruludur. Görsel ve yazılı basın günümüzde bu işlevin yerine getirilmesi için sıklıkla kullanılmaktadır. Fikirleri değiştirme konusunda çok ama çok etkili olmakla birlikte kalıcılığının uzun süreli olmadığı tecrübelerle sabittir. Ve genellikle iktidarların kendilerini meşrulaştırmak için kullandıkları bir yöntemdir.

Bunun karşısında ikinci yol olarak ise sanatın içinde barındırdığı değişim gücü bulunmaktadır. Etki bırakması daha zor ama çok daha kalıcı (nerede ise tümden) değişimler sağlamaktadır. "İnsanlara söylediklerinizi unutabilirler ama onlara hissettirdiklerinzi asla." diye bir söylem vardır ve cidden çok doğrudur. İşte bu noktada sanatın gücü ve etkisi takipçilerinde yarattığı hislerin sonucudur. Sanat size değişmenizi söylemez sizde yarattığı hislerle kendiniz değişirsiniz ve işte bu kalıcı olur.


Biraz uzun bu açıklamadan sonra filmlerimize dönersek, Devrimden Sonra kendinden beklenilenin aksine bize yeni bir söylemle gelmiyor.


Peki nedir bu beklenti?


Devrimden Sonra aslında durduğu yer itibari ile bir prototip sayılabilir. Prototip; fikirde, kağıt üzerinde olan bir projenin üç boyutlu olarak şekillendirilmesi veya hayata geçirilmesi olarak tanımlanabilir. Prototipler genelde yüksek maliyetli (araba, robot vb..) projelerde, kağıt üzerinde yada fikirsel aşamada fark edilemeyen sorunların görülüp asıl üretime geçilmeden önce düzeltilmesine olanak sağlaması amacıyla kullanılırlar. Ayrıca hayata geçen fikir bu aşamada birçok değişim geçirerek kendini geliştirir ve olabildiğince kusursuzlaşır. İşte bu noktada Devrimden Sonra, ideolojik olanın, bir sinema filminin gerçekliğinde denenmesi işlevini taşımaktadır ve kendinden beklenen en azından bu deneme aşamasındaki fikirlerin eksik ya da pürüzlü taraflarının fark edilip yeni bir bakış açısıyla olayların ele alınmasıdır.


Ama Devrimden Sonra, kendinden beklenenin aksine, yıllardır tekrarlanan söylemleri olabildiğince gerçeklikten uzak, bolca hayalperest ve yüzeysel bir şekilde sunan bir yapım olmaktan kurtulamıyor. Aslında fikir tam anlamı ile uygulanmış olsa günümüzde sol'un içinde bulunduğu çıkmaza bir çok yeni bakış açısı sağlayabilecek bir konuma sahip bir yapım ortaya çıkabilecektir. Yani "Güce sahip olsaydık neleri, nasıl değiştirirdik?" diye yola çıkılan bir proje inanın bir çok sorunun cevabını içinde barındırıyor olacaktır.


İşte bu beklentiyi karşılayamayan Devrimden Sonra çok güçlü oyuncu kadrosu ve içinde barındırdığı güzel fikre rağmen maalesef sıradan bir propaganda filmi olmaktan kurtulamıyor. Girişte de bahsettiğim gibi kalıcılığı olmayan ve beklentilerin aksine bir şeyleri değiştirmek ya da bazı sorunlara dikkat çekmek konularında ne yazık ki çokta başarılı olamıyor.


Entelköy Efeköy'e Karşı ise biraz gülümseme aracılığı ile ele aldığı konulara en azından Devrimden Sonraya oranla daha gerçekçi bir açıdan yaklaşıyor. Ve bu gerçekçiliğin yarattığı etki yine Devrimden Sonraya 'ya göre daha kalıcı bir etki olarak gözüküyor.


Sonsöz

İki yapımda son dönem için önemli filmler..

Entelköy Efeköy'e Karşı, Dondurmam Kaymak ile başlayan ve gittikçe kendi tarzını, sesini oluşturan Yüksel Aksu'nun sinema serüveni açısından önemli bir durak. Eğer gelecek projelerinde muhalif enerjisini yitirmeden farklı türler (dram örneğin) kullanırsa sanırım ismini Türk sineması açısından daha fazla duyma şansına sahip olabiliriz.

Devrimden Sonra'nın önemi ise başta belirttiğim gibi neredeyse bir ilk film olması. Yakaladığı fikir çok orijinal ve gerçekten çok emek sarf edilmiş. Umarım Türk sinemasının unuttuğu toplumcu yapımlara ve fikirlere öncül-yol açan bir yapım olur. Ve yine sonraki süreçte Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin yapımcılığıyla çekilebilecek filmlerin hayalini kurmak bile insanı umutlandırıyor. Umarım Devrimden Sonra'dan gerekli dersler çıkarılıp kısır döngüde dolanan gerek sola gerek türk sinemasına yeni bir pencere açacak yapımlar hazırlanır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.