21 Nisan 2012 Cumartesi

Kurtuluş Son Durak

Kurtuluş Son Durak





    Merhabalar bugün ele alacağımız yapım Ocak ayında vizyona giren "Kurtuluş Son Durak". İncelemeye başlamadan önce filmi beğendiğimi peşinen söylemeliyim. Tabii ki bu beğeni bazı kriterleri göz ardı etmemi engellemiyor. İlerleyen kısımlarda bu kriterleri ayrıntılı olarak incelemeye çalışırız ama öncelikle filmin künyesi ile başlayalım. 


Fragman





    "Kurtuluş Son Durak" Yusuf Pirhasan'ın ilk uzun metraj sinema filmi olma özelliğini taşıyor. Senaryosunu ise bir çok senaryoya (Usta Beni Öldürsene (1996), Kadının Adı Yok (1987), Asiye Nasıl Kurtulur (1986), Değirmen (1986), Aaahh Belinda (1986), Adı Vasfiye (1985) ...) imzasını atmış aynı zamanda da yönetmen olan babası Barış Pirhasan yazmış. Yapımcılığını ise son dönem dalgalı bir seyir izleyen ama yinede vasat üstü yapımlara imza atan Beşiktaş Kültür Merkezi üstlenmiş. Kalabalık ve güçlü oyuncu kadrosu ise sanırım filmin asıl fark yaratanı.

Ayrıca aşağıdaki bağlantılara tıklayarak filmle ilgili ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz.
    Normalde filmlerin konularını yazmam. Yazanları da sevmem. Çünkü filmin içine girmeyi zorlaştırır ne anlattığını bilmek. Ama bu sefer BKM'nin hazırladığı "konu" hoşuma gitti. Merak uyandıran ve çokta bir şey açık etmeyen. Bu sebeple aynen paylaşmakta sakınca görmedim. Ama yine de tavsiyem hakkında bir şeyler bilmeden izlemeniz daha iyi olur bu sebeple aşağıdaki paragrafı atlayarak okumaya devam etmeniz daha iyi olacaktır. 

Ama yok ben meraklıyım, dayanamam diyorsanız buyrun :

"Sıradan bir mahallenin, sıradan kadınları hiç bu kadar kışkırtıcı olmamıştı! Mahalleye yeni taşınan psikolog Eylem’e (Belçim Bilgin), terkedilmesinin acısını unutturmak amacıyla bir bir kapısını çalan kadınlar için, artık hiçbi şey eskisi gibi olmayacak! Elbettte onlara dünyayı dar eden erkekler için de! Hayatını yatalak babasına adamış Vartanuş( Demet Akbağ); mafya babası sevgilisinin metresliğinden, eşi olmaya asla geçemeyeceğini anlayan Goncagül ( Nihal Yalçın); çocuklarına ilişmediği sürece günlük koca dayaklarına alışmış Gülnur (Ayten Soykök) ve annesinin yediği her tokadı kendi ruhuna da yiyen kızı Tülay ( Damla Sönmez); hayatı pembe görmeye çalışan kuafor Füsun ( Asuman Dabak)… Tüm bu kadınlar önce Eylem’i, sonra birer birer kendilerini ve belki de ülkedeki tüm kadınları KURTULUŞ SON DURAK’ta buluşturacaklar! Kahramanlarımızın tek sarsılmaz ilkesi “Biz her türlü şiddete karşıyız!” Provakatif, fantastik ve pespembe bir kara komedi… Her türlü şiddete karşı bu kadınların eğlenceli macerası bugüne kadar söylenen herşeyi bu kez pembe bir fuların peşinde anlatacak!"



                                                               Barış & Yusuf Pirhasan



    Künyeyi bitirdikten sonra gelelim filmimizi incelemeye. Öncelikle Yusuf Pirhasan ilk filmi olmasına rağmen acemilikten uzak bir yapım ortaya çıkmış. (Sanırım arkasındaki kadronun ve babasının desteğiyle) Gerek senaryonun filme aktarımı gerekse seçilen sahneler sizi filmden koparmıyor. Yaptığı işi ciddiye aldığı ve emek verdiği hemen kendini belli ediyor. Gereksiz ön plana çıkışlar ve gereksiz replikler neredeyse hiç kullanılmamış. Ama birkaç noktada da çok zayıf kalmış. (Örneğin Varantuş-Demet Akbağ'ın karakteri) Sanırım bu kadar yetenekli oyuncuyu dengeli bir şekilde yönetmekte ayrı bir maharet olsa gerek. Oyuncuların neredeyse tümü Türkiye ortalamalarının üstünde performans sergilemişler. Zaten bu performans filmin asıl fark yaratan noktası konumunda. (Yazının ilerleyen bölümünde neden olduğuna ayrıca değineceğim.) Ayrıca yakın plan çekimleri ve ışık tercihlerini cidden beğendim. (Bu beğenimin asıl sebebini eleştirilerimde açıklayacağım) Kısacası son dönem izlediğim iyi yerli yapımlardan biri. Hazır filmi bu kadar övmüş iken (ki nadir olur) filme getirilen birkaç aptal eleştiriyi de göğüsleyeyim sonra kendi eleştirilerimi sıralamaya başlarım. Öncelikle  filmde mantıksız birçok yer olduğunu söyleyenler var piyasada, ki daha saçma bir eleştiri olamaz çünkü absürt (kara) komedide mantık aramak başlı başına saçmalığın daniskasıdır. Sosyal mesaj kaygılı bir film olduğunu söyleyenler mevcut o arkadaşlara da sorarım içinde mesaj olmayan bir sanat mümkün mü yada mantıklı mı?



    



Damla SönmezAyten Soykök,
 Demet Akbağ, 

Belçim Bilgin, 
Asuman Dabak
, Nihal Yalçın




    Oyunculukla ilgili birkaç cümle daha ekleyip eleştirilerime başlayayım. Demet Akbağ'ın mütevaziliği gerçekten taktire değer. Aralarında en fazla tanınanı ve en tecrübelileri olmasına rağmen rolünden taşmayarak kendine ait alanda gayet başarılı kalmayı başarıyor ki bu gayet zordur. Bunun dışında Ahmet Mümtaz Taylan inanılmaz bir mimik kullanımı ile karakteri gerçek anlamda canlandırıyor. Nihal Yalçın ise gerçekten kariyerini merakla takip edeceğim bir isim. Umarım sabit rollerde takılı kalmaz ve tüm yeteneklerini sergileyebileceği projelerde yer alma şansı bulur. 


Belçim Bilgin ise ne yazık ki bu tempo ile giderse ancak Yılmaz Erdoğan'ın karısı olarak akıllarda kalabilir.  




    Şimdi gelelim siyah çerçeveli eleştiri gözlüklerimizi takıp hafifçe burnumuzun ucuna doğru ittirmeye.. 

    Öncelikle filmi izlerken aklımda şiddetle yanıp sönen bir kaç film afişiyle birlikte bas bas bağıran bir Almodovar yankısı dönüp durdu. Konu olarak film, etkilenme sınırlarını bir hayli zorlamış. İzlerken ilk aklıma gelen filmler La Comunidad (2000)8 Femmes (2002) ve Volver (2006) oldu. La Comunidad ve Volver, Carmen Maura'nın devleştiği (her zamanki gibi) iki İspanyol filmi. Özellikle kadınlar ve absürt komedi dendiğinde (ki belkide bu iki konuyu birleştiren ve adeta bir tür olarak benimsenmesini sağlayan) akla gelen ilk isim Pedro Almodovar'dır. Yine benzer dönemim bir diğer yönetmeni ise La Comunidad'ın yönetmeni Álex de la Iglesia'dır. Yani özetle bir filmde bolca kadın ve absürt bir senaryo varsa o film yüksek ihtimalle bir İspanyol filmidir ve yine yüksek ihtimalle Almodovar'ın imzasını taşımaktadır. Zaten bu denli bağıran bir ön yargıya birde Yusuf Pirhasan'ın yönetim tarzının neredeyse birebir Almodovar kopyası olması eklenince film iyiden iyiye özgünlüğünü kaybetmekte. Kullandığı kamera açıları, yakın planlar, ışık ve sahne seçimleri vb.. ciddi anlamda etkileşimin sınırlarını zorlamakta. Ayrıca konuyu aktarmak için kullanılan karakterlerde yukarıdaki üç filmden derlenmiş gibi. Yaptıkları işler, kocaları ile problemler, masun cinayetler vb... 



 





    Bir yönetmene ilk filminden sonra Almodovar'a benziyorsun demek sanırım ona söylenebilecek en güzel şeylerden biridir. Ama maalesef bunu Yusuf Pirhasan için olumlu anlamda söylemek çok mümkün değil çünkü Yusuf Pirhasan henüz absürt (kara) komediye  hakim değil. Yansıtılmak istenen mesaj çok açık ortaya konulmuş ve belkide izleyicinin zekasına güvenmemekten kaynaklanan bu yanlış filmin bir "televizyon filmi" kıvamına gelmesine sebep olmuş. Oysa bu tarz bir anlaşılma kaygısı yerine ele aldığı karakterlerin önemli noktalarına (ki bu çok iyi seçilmelidir) kritik dokunuşlar yapıp geri çekilse ve geri kalan boşlukları izleyicinin hayal gücüne bıraksa yada absürt komedinin sınırlarını zorlayıp daha hayalperest bir bakış ortaya koysa bence çok daha etkili bir yapım ortaya çıkardı. Onun yerine biraz absürt biraz gerçekçi, açıklayıcı bir tavır filmi zayıflatmaktan başka bir şeye yaramıyor. Ama sanırım bu noktada tek suç Yusuf Pirhasan'ın değil. BKM sanatsal kaygıyı geri plana itip ticari kaygılarla hareket etmeyi sürdürdükçe ne yazık ki onlarla çalışan birçok genç yönetmen de bu ticari kaygılarda saplanıp, acaba anlaşılacak mı, acaba izlenecek mi vb.. kaygılar içerisinde sıkışıp kalacaktır. 

     
    Son olaraksa filmin çok yüzeysel kalmış mesajına değinmek gerek. Bu konu üzerine bir şeyler yazmıştım aslında ama sonra Birgün gazetesinde Gül Yaşartürk'ün yazısına denk gelince tüm yazıyı buraya alıntılamak daha mantıklı gözüktü. Çünkü aşağı yukarı benzer düşünmüşüz ve Yaşartürk sanırım konuyu anlatılabilecek  en iyi şekilde anlatmış.


KURTULUŞ SON DURAK: DÜŞMÜŞ MASAL PRENSESİ EYLEM, EYLEME GEÇİNCE…

1993 yılında Ersin Pertan Tersine Dünya adında bir film yönetmişti. Kadın ve erkek rollerinin tersine döndüğü (örneğin kadınların erkekleri kaçırdıkları) bir hayatı anlatıyordu film. Kurtuluş Son Durak’ın bana Tersine Dünya’yı anımsatmasının nedeni, kadınlık durumuna dair bir film ortaya koymanın şartının erkekleri dişil, kadınları da erkeksi çizmekten geçtiğini varsayması. Kadınların şiddete karşı mücadele ettiği, dayanıştığı feminist bir film izleyecek miyim merakıyla gittiğim Kurtuluş Son Durak elbette ki bu ilgimi karşılamadı. Karşılamadı, çünkü hem feminist hem popüler bir film yapmak mümkün değil ne yazık ki.

Filmin üç önemli kusuru var; ilki kadınların dayanışmasını anlatma iddiasıyla yola çıkan filmin baş karakteri olan Eylem son derece klişe biçimde, en yakın arkadaşı Selin’in, kendisini nikah öncesinde terk eden eski sevgilisi Okan’la birlikte olduğunu öğreniyor. Bu klişeye maruz kalan izleyici de “doğal” olarak kadın kadının kurdudur ama bazı kadınlar iyi olabilir diye düşünüyor muhtemelen. İkinci sorun, beyaz üst sınıf entelektüel bir burjuva olarak Eylem’in, yoksul ve cahil beş kadının hayatını aydınlatma vazifesini üstlenmesiyken, üçüncü önemli sorun erkeklerin dişil pasifler ve maço “erkekler” olarak ikiye ayrılması olarak çıkıyor karşımıza.

Vartanuş, Goncagül, Gülnur, Tülay ve Füsun hayatlarına Eylem girene dek asla eyleme geçmeyi düşünmemişlerdir. Eylem’in kendi sorunlarından arınıp, onu komşularıyla dayanışmaya götüren süreç de oldukça sorunludur. İntihara teşebbüs ettikten sonra hastane odasında sürekli haberleri izleyen Eylem (izlediği haberler Filistin’deki çatışmalar, Yunanistan’daki ayaklanmalar, Japonya’daki nükleer felaket ve Mısır’daki isyana dair haberlerdir) birden aydınlanır. Sorun şu ki; filmin söylemine göre “diğer” kadınlar haber izlemeyen, izlese de anlamayan ve bu nedenle Eylem’in yaşadığı aydınlanmayı yaşayabilecek kapasitede olmayan kadınlardır.

Vartanuş’un felçli babası Varnanuş, Füsun’un “pısırık” kocası Macit ve yakışıklı ancak “kuşu kalkmadığı” için erkekten sayılmayan Nejat filmin kadınlar tarafında yer alan zararsız erkekleridir. Bu üç erkek, herhangi bir tehdit niteliği arz etmedikleri için kadınlara ait mekanlarda rahat rahat dolaşırlar. “Erkek” olmadıkları özenle vurgulanan bu üç adamın karşısında ise filmin kadınlarının psikolojik ya da fiziksel şiddetlerinden muzdarip oldukları adamlar; Goncagül’ün sevgilisi Adnan, Gülnur’un birlikte yaşadığı Recep, Eylem’in eski sevgilisi Okan ve adaleti daima kadınlar aleyhine tecelli ettiren Hüseyin yer alır. Kısaca film bize erke sahip olanın, erkek olanın “doğal” olarak şiddet eğilimli, bencil, maço varlıklar olduklarını söyler. Şiddet eğilimi olmayan erkekler ise erkek değildir bu mantığa göre.

Son tahlilde Kurtuluş Son Durak ne anlatıyor diye düşündüğümüz zaman karşımıza çıkan; en basit anlamıyla, sevgilisi terk ettiği için kariyeri sona eren, işsiz kalan, intihara teşebbüs eden, iki cinayeti azmettiren ve en sonunda hapse giren güzel bir kadının öyküsüdür. Filmin başında son derece dişi olan bu kadının, filmin sonunda görüntü, hal ve tavır itibariyle kadından çok erkeğe benzemesini ise “sevgilisi terk ettiği için deliren güzel kadının sonu” biçiminde okumak sanırım çok da zorlama olmaz.

* Demet Akbağ tarafından canlandırılan Vartanuş karakterinin seslendirdiği Ermeni türküsünün filmde yer almadığını belirtmeden geçmemek gerek.


GÜL YAŞARTÜRK

    Peki bu kadar olumsuzluğa rağmen be adam sen bu filmi neden beğendin diye soranlara cevabımı da hemen vereyim ve yazıyı bitirip gideyim. Yoksa yazdıkça aklıma bir şeyler geliyor filme karşı soğuyorum. Bu sebeple kısa kesmekte yarar var.

    Filmi beğenmemde ki ilk sebep yerli bir yapım olması. Ne alaka diyebilirsiniz. Özellikle son dönemlerde sürekli gözüme çarpmaya başlayan anlamsız ve aptalca bir eziklik içindeyiz. Yabancıları yüceltirken bizden çıkanları yerin dibine sokmak bir entelektüellik göstergesi yada sanattan anlama imajı gibi sunuluyor. İşte tam bu noktada ilk beğenme sebebim çıkıyor ortaya. Bu aptalca ön yargıdan nefret ettiğim için beğeniyorum.

    İkinci beğenme sebebim ise bunca olumsuz eleştiriye rağmen birçok kişinin unuttuğu bir gerçek olarak ortada duran Yusuf Pirhasan'ın ilk filmi olması. İlk filminde cidden büyük bir kadroyu bir araya getirebilmesi ve yönetebilmesi bence çok önemli. Henüz ilk filminde kendi sesi ve tarzına sahip olmasını beklemek biraz acımasız olur, bunu unutmamak gerekli.

    Üçüncü beğenme sebebim ise üzerinde azrailin kılıcı sallanan ticari kaygılara rağmen yinede ucundan kıyısından kendini ifade etmeye çalışması. Eğer elinize bir kamera alıp 5 dakikalık bir film çekmeyi dener iseniz bu işin ne kadar zor olduğunun hemen farkına varacaksınızdır. Bunun dışında bir de sizden yüksek bir ticari beklentisi olan BKM gibi bir yapımcınız varsa elleriniz titremeden kalabilmeniz imkansıza yakındır.

Son söz olarak eğer Yusuf Pirhasan babasının olduğundan çok daha ileri noktalara gitmek istiyor ise öncelikle kendi sesini keşfetmeli ve anlattığı konuyu izleyiciye sunarken daha cesur ve özgün olmalı. Etkileşimler her sanat dalında olmakta ama bir sınırı aştığında (ki izlerken resmen kafamda bir ses Almodovaaaaaaaaaarrrrrrrr diye bağırıyordu) ne anlattığınız ne de anlatım biçiminiz ön planda olur, tek önemli olan etkilendiğiniz kişidir. Bu da sizin zamanla yok olmanıza sebep olur.

Yusuf Pirhasan için içimde iyi hisler var zamanla farklı bir sinemacı haline gelebilecek bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyorum. Umarım beni yanıltmaz ve daha nice yapımlarını izleme şansımız olur.




1 yorum:

  1. Sevgili Töreciğim;

    Dün akşam filmi izleyebildiğim için film hakkında bir kaç şey söyleyebilme hakkını nihayet kendime verebiliyorum. Açıkcası öylesine güzel özetlemiş ve öylesine güzel noktalara değinmişsin ki çok fazla bir şey söylemeye gerek yok gibi gözükse de bazı eleştirilere katılmadığımı belirterek düşüncelerimi açıklamaya başlayayım.

    Filmi bende beğendim. Hatta çok beğendim bile diyebilirim.

    Film bir kadının evlenmek üzereyken adamın evleneceği kadının en yakın arkadaşıyla kadını aldatması şeklinde bir olay örgüsüne sahipken,araya giren diğer kadınların yaşam öyküleriyle baş rol oyuncusu gibi bir kavramı bana göre ortadan kaldırarak eşit bir dağılımla oyuncuların karakterlerine uygun rolü en iyi şekliyle ortaya koymasıyla devam ediyor.

    Eylem rolüyle, sanki başrol oyuncusu şeklinde algılanan Belçim Sönmez, yaşadığımız topraklarda hemen her yerde göreceğimiz okumuş olsa bile, ekonomik bağımsızlığı özgürlük gibi algıladığımız ama bu özgürlüğün farkına varamayan onlarca kadının davranış biçimini biraz silik karakteriyle bence son derece doğal şekliyle ortaya koyuyor. Boşuna değil en fazla şiddete maruz kalan kadınların üniversite okumuş olanlardan çıkması.

    Ataerkil düzenin egemen olduğu dünyamızda özellikle bizim coğrafyamızda kadınların öyküleri bir aşağı bir yukarı benzerlikler göstermektedir. Kadının gerçek kimliğini bulup, kadın özellikleriyle var olduğu bir medeniyet ne yazık ki yok. Tüm baş kaldırılar erkek egemen düzenin içinde kadın görüntüsü altında erkek egemen düşünce yapısını içeren benim "kadam" diye adlandırdığım kadınlarla yapılmakta. Feminist hareketler içersinde aklı başında bir kaç eylem biçimi varken çoğunluk aslında kadınların erkeklerle şekilsel olarak yer değiştirdiği aslında çok ta fazla değişikliği içinde barındırmayan yapıyı içermekte.

    Film bu açıdan ele alındığında son derece başarılı. Kocasının dayaklarından bıkıp onu öldürmeye karar veren kadının bu düşüncesini erkeksi bir bakış açısıyla değerlendirmek bence biraz haksızlık olur. Evet yok etmek, yakma yıkma hatta öldürme erkek egemen bir bakışın sonucu olsa da, burada kadının kendisini sürekli olarak döven adamı öldürmek istemesi, kadınsı bir duyguyla çocuğunu korumak ve kendini feda etmek üzerine yorumlanmalıdır. Filmde kadın görüntüsü altında erkek egemen düşünce yapısını en iyi ortaya koyan oyuncu kızı rolünde izlediğimiz genç oyuncudur.

    Ve film, bu "kadam" kavramını fark edip, özellikle bu tuzağa düşmemek adına kadınların tartışmalarıyla dolu. Bunu gözden kaçırmamalıyız bence. Yine erkek egemen bir düşünce yapısıyla kaç kişi olursanız olun bana mı laf geçireceksiniz şeklinde doğal bir seyirle başlayan olay adamın ölümüyle sonuçlanırken kadınların planlı ve programlı bir şekilde bu düşünce yapısı içinde olmadan tamamiyle yılların birikimi ve insan olmanın beraberinde getirdiği kendini korumak adına seyir alırken, aslında erkek egemen bakış açısına bence ince bir eleştiri yapılmakta.

    Sonuç olarak izlenmesi gereken, güldürürken hemde bolca güldürürken ,düşündürebilen yapısıyla bir hayli güzel filmlerden diyorum bende.

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.