4 Mayıs 2012 Cuma

İnsanlar ve filler üzerine birkaç hortum dolusu sızlanma..


İnsanlar ve filler üzerine birkaç hortum dolusu sızlanma..




Bir denklemle başlarsak sonraki gidişatın özünü baştan verip çoğu tembel okuyucuyu onca kelime yığını içerisinde bata çıka bir şeyler çıkarmaya çalışma derdinden peşinen kurtarmış oluruz.

Beklenti = Hayal kırıklığı  

Ki tersi de gayet geçerlidir. Tüm hayal kırklıklarını yapıştırmaya kalkışsaydık eğer kamyonlarca GERÇEKLEŞEN BEKLENTİLER yapıştırıcısından gerekirdi ve bunları almaya yetecek kadar umut toplayabileceğimizden ise büyük şüphelerim mevcut.

Evet, illaki bir şeyler çıkarmak isteyenlerin beklentilerini peşinen karşıladığımıza göre yolumuza devam edebiliriz artık.





Sanırım on onbir yıl önceydi her şeyin başlamasına sebep olan olaylar zincirinin başlaması. Her genç gibi her genç kadar mutsuz ve sıkılgan bir halde televizyon denilen sıkıntıyı geçirmesi beklenen ama aksine daha da sıkıntı veren aletin başında kanalları peşi sıra değiştirirken kocaman kulakları ve kocaman burunları ile bende onlara dair ilk ve belki de en kalıcı izi oluşturan bir belgeselde kalakaldım.

Daha önce duyardım ve bana saçma gelirdi : bir kitap okudum, bir film izledim hayatım değişti.. Tamamen zırvaydı. Ama işte tam o an, hayat bir anda kulaklardan önce ve sonra diye ikiye ayrıldı benim için. Öyle çok duygusal ya da hüzünlü değildi öykü hatta tam aksine başlarında yetişkinleri olmayan, hormonları çıldırmış bir şekilde çiftleşmek için dişi arayan, bulamayınca gergedanlarla çiftleşmek isteyen ve tabii ki doğanın gereği olarak gergedanlar tarafından reddedilen ve yaşadıkları gurur zedelenmesinin de etkisiyle gergedan katliamına başlayan genç erkek filleri anlatıyordu.

Beni neden bu kadar etkilediğini anlamam sanırım birkaçtan fazla seneme mal oldu. Bu sebeple hemen aceleci olup bunun neyinden etkilendin? diye sormadan önce sabretmenin ne kadar anlamsız bir erdem olması üzerine ufak çaplı bir düşünce fırtınasına şemsiyesiz girme tehlikesini göz önünde bulundurarak peşinen sabretmeniz yararınıza olacaktır.  




Sebebini anladığımda aslında bir fil olduğumu ve onların yanında kendimi daha iyi hissettiğimi fark etmem çok gecikmedi. Ve biriktirmeye başladım.  Biriktirmeye sonra geleceğiz ama önce zamanla fark ettiklerimle başlayalım.

Herkesin ilk aklına gelen, o dönemde benimde hormonları çıldırmış bir erkek olmam gerçeği benimde ilk aklıma gelenlerden biriydi ama bu tek başına bu kadar etkileyemezdi sanırım beni. Yetişkinsiz, yol göstericisiz büyümek? Ailem hep yanı başımdaydı ama sanırım kuyruklarına hortumumu bağlayıp peşlerinden gitmeme pek elverişli değildiler. Sanırım beni en fazla etkileyen şey bu acımasız dünyada tek başına yollarını bulmak zorunda olmalarıydı.

Belgeselde sapkın fil dostlarımızın ilginç hikâyeleri henüz bebekliklerinde başlıyordu. İnsan denilen yaratıkların kendi aralarında iç savaş olarak adlandırdıkları anlamsız vahşet zamanlarında doğmuşlar ve anneleri, anneanneleri gözlerinin önünde vahşice öldürülmüştü. Ve yine insan denen garip mahlukattan bir kaçının gönlü razı olmamış ve onlarca yetim yavruyu oradan uzaklaştırıp bakım merkezlerine yerleştirmişler ve orada karınlarını doyurup onları hayatta tutmuşlardı.

İşte tam bu noktada gözden kaçırdıkları (ki sanırım fil ve gözden kaçırmak güzel bir komedi filmi ismi olabilir ancak) fillerin inanılmaz hafızalarıydı. Onlarla ilgilenmek ya da hayatta kalmalarını sağlamak yaşadıkları vahşeti unutturamazdı ki.

Tam bu noktada neden bir insandan daha fazla bir fil olduğumun ilk dayanak noktasını keşfediyordum. Ben unutmuyor, unutamıyordum. Sürekli bir şiddet sarmalı gerek psikolojik gerek fiziksel olarak etrafımı sarmışken ailemin bana sarılması gördüklerimi, duyduklarımı ve hissettiklerimi silemiyordu hafızamdan.

Bakım evinde büyüyen fillerin yeteri kadar büyüdüklerine (bedensel olarak sanırım çünkü filler hiçbir zaman büyümez) karar verildiğinde doğaya (etrafı çitlerle çevrili bir milli parka) salınıyorlardı. Filler yaklaşık olarak 14-15 yaşında çiftleşecek erginliğe ulaşırlar ama fiilen kızışmaları ve çiftleşmeye başlamaları yirmili yaşları bulur. Ama salınan bu koca oğlanlar henüz birer çocuk olmalarına rağmen doğalarında olmayan bir ruhsal travma bedensel yapılarını bozmuş ve çok erken kızışmışlardı. Sanırım insan dünyasındaki çok acı çekenlerin çabuk büyüdükleri önermesi filler içinde geçerli oluyordu ve çok erken olgunlaşıyorlardı.




Ve ben seneler sonra fark ediyordum yaşıtlarımla neden bir türlü anlaşamadığımı. Bende koca kulaklı dostlarım gibi çabuk büyümüştüm. Tabi bunu iki yaş büyük ablamın kıskançlık krizleri sonucu emekleyen kardeşinin üstünde tepinmesi ve yedi aylıkken ezilme korkusuyla yürümeye başlamış olmama bağlamayacağım. Ama belki de televizyon denilen illetin tümüyle yayıldığı ve bilmemenin mutluluğunu tümüyle elimizden aldığı bir dönemde doğmuş olmamın etkisiyle belki de ilk adımlarımın çok öncesinde bile sinsice sokuluyordu içime yavaş yavaş gerçek denilen nalet. Sanırım belgesele kadar olan süreç bir nevi birikimdi. Tamam, doğuştan insan görünümlü bir fil olabilirim her ne kadar o dönem bilmesem de ama yine de o kadar yükü taşıyamıyordum.  




Neyse devam edelim doğal! ortama salınmış bu ufak oğlanlar belki de taşımak zorunda kaldıkları bu ağırlığın da etkisiyle erken kızışmış ve delice içlerini yiyip bitiren çiftleşme arzusunun esiri olmuşlardı. İnsan denen mahlukat akıl edip birkaç tane ince belli dişiyi de koymuş olsaydı bu büyük kafese olaylar belki de bu kadar trajikleşmeyebilirdi. Ama doğadaki en güçlü hormon belki de testosterondu ve bu güçlü hormon koca boynuzlu gri gergedanları mini kırmızı etekli dişilere çevirivermişti birdenbire.




Bu hayal perdesinin ardında belki de hayal kelimesinin tam karşıtı olarak erekte olmuş bu koca oğlanlar nispeten daha küçük olan bu koca popolu gergedanlara sokulmaya başlamışlar ve tabi ki onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine diyebileceğimiz bir sonuç çıkmamış ortaya. Gayet cilveli ve tüm erkeklik özgüvenleriyle sokulan oğlanlarımız kocaman bir hayal kırıklığıyla saldırganlaşarak gergedanları birkaç diş darbesiyle öldürmeye başlamışlar ve bu seks cinayetleri hızla artarak devam etmişti.


Burada araya yine girmeliyim çünkü bu yaşananlar birebir olmasa da çok benzer şekilde benim hayatımda da cereyan etmekteydi o dönemler. Şahit olduklarımla erken olgunlaşmış ve karşıma çıkan ilk gergedana belki de sadece rengi bana benziyor diye âşık olmuştum. Tabi ki benim (yani bir filin) gözünden hayatı göremediği için, belki de gördüğü ama insana özgü bir şekilde unutabildiği bir olgunlaşma dönemi geçirdiği için bu dişi gergedan benim beklentilerimi karşılamayacaktı. (tabi böyle yazınca akla gelen ilk düşünceyi hemen kovmak gerekir çünkü ikimizde insan görünümlüydük yani gayet olanaklı bir cinselliğimiz mevcuttu) Buradaki temel nokta sanırım anlaşılmaktı. Ya da en azından gerçek denilen illetten uzaklaştırabilmekti. Ki bu ufacık beklenti bile bir beklentiydi ve insan yaşamında tek karşılığı vardı. (Baştaki önermemizi ne çabuk unuttunuz.)

Fil zaman çizelgemdeki diğer adımımda bu oldu. Tabi sonu cinayetle bitmese bile yine de en güçlü diş darbelerimle saldırmadım desem yalan olur.

Diğer insanlar; aynı, fillerin doğal düşmanları olmadıkları halde gergedanlarını neden öldürdüklerini ve ısrarla buna neden devam ettiklerini anlamadıkları gibi benimde tam 7 sene neden inatla bir gergedanla çiftleşmeye, çift olmaya çalıştığımı anlamadılar. Onların fark edemedikleri şey, biz fillerin cüsselerine oranla çok daha büyük olan hassaslıklarında gizliydi. Yani bu kadar acı ve umutsuzluk dolu bir dünyada sadece renklerin bile benzese iki farklı yaratık bir hayali bölüşemez miydi?

İşte bu inat zamanla daha hırçın ve güvensiz hale getirdi bizi. Oysa ilk hayal kırıklığı yaşandığında (bende, bir gergedanın asla bir etek giymeyeceğini fark ettiğimde örneğin) vazgeçmemizi öğretecek bir yetişkin olsaydı başımızda ne bunca gergedan ölecekti ne de zaten onca yük altında bir avuç kalmış filler daha fazla yıpranacaktı.





İşte tam bu nokta çözüm bambaşka bir yerden bir anda geldi. Başka bir milli park hapishanesinde yaşayan insan düşmanı fillerle uğraşan bir insan dişisi, belki de insan mahlukunun en fazla hayvana yaklaştığı an olan anneliğin verdiği bilgelikle bu yaramaz oğlanların bir anneye ihtiyacı olduğunu fark etti ve yoğun çabaları sonucunda azgın hortumlularımızın başına iki adet yetişkin fil getirmeyi başardı.

Ve işte bir anda bizim erken olgun oğlanlar gerçek yetişkinleri görünce aslında ne kadar ufak olduklarını fark ettiler. Bu sanırım kendilerini yerleştirebilecekleri bir üst ölçütle karşılaşmalarıyla ilintili olarak gerçekleşti. Yani tüm bildiklerinin doğru olduğuna inanırlarken (daha önce onlara karşı çıkan ya da direnen kimse olmadığından ötürü belki de) bir anda takip edip öğrenebilecekleri donanımlara sahip önderlerini bulduklarında aylardır süren ve onlarca gergedanın hayatına mal olan bu süreç bir anda kesildi.


Bir fil olarak benim dünyamda yine paralel bir süreç gelişmekteydi o dönem. Tabi yine ufak tefek farklılıklar bulunmaktaydı. Çünkü insan fillerin yetişkinleri sayı olarak çok azdı ve bulunmaları ise neredeyse imkânsızdı. Şansız bir fil olan bendeniz böyle bir yetişkin file rastlamadım tabi ki. Ama benim mucizem ise başka bir insan hayvan olan kedi insanından geldi.




O dönem, gergedanımla tepişmemden kalan toz yığınları içinde öylece anlamadan, sinirli ve mutsuz olarak otururken, ufacık o cüsseden çıkan cılız miyav sesini duymam bile başlı başına bir mucize sayılabilirdi. Ama hayat, mucizelerin bir anda olduğu bir yer değil ne yazık ki. Kelime anlamına zıt olma pahasına mucizeler zorlu ve uzun bir yolun sonunda gerçekleşir ancak. İşte benim mucizem de o cılız sesten çok sonraları gerçekleşti.

O sesin sahibi kedi kadını ilk gördüğümde belki de umutsuzluğumdan güç alarak onunla mücadeleye tutuştum. Alışık olmadığım şekilde beni yargılamadan dinleyen bu kedi görünümlü varlık normal insan mahluklarının, tüm acıları ben yaşadım sen ne bilirsin olarak algılayacağı tüm zırvalarımı sabırla dinlemeye devam etti. Ta ki koca çenem yorgunluktan çalışma görevini koca kulaklarıma devredene kadar.

O ince narin sesiyle, benimle acılarını yarıştırmadan, bölüşerek anlatan kedi hatunu dinledikçe kendi acı çizelgemde birinci olan yerim yavaşça ait olduğu yere doğru hareket etmeye başlamıştı bile. Yani ufacık bedeniyle yaşadığı ve şahit olduğu, insan yaratıklarının yol açtığı vahşet karşısında nasıl mağrur durduğunu gördükçe benim yaşadıklarımın henüz bir başlangıç olduğunu anlamamı sağladı. Bunu fark etmek beni daha fazla umutsuzluğa düşürmeye başladığı anda ise çevik bir hareketle (ki baya şaşırdığımı hatırlıyorum) koca omuzlarıma atladı ve patileri ile kulaklarımı kenara çektikten sonra usulca bana yani bir file fillerin dünyasını anlattı.





İşte tam o an uzun zamanın ve çabanın birikimiyle bir mucize gerçekleşti ve ben gerçek anlamda bir fil olmanın ne demek olduğunu anladım. İşte o gün bugündür koca burnumu onun tüylü kuyruğuna sardım ve sürü liderimin ardından ilerlemenin verdiği huzurla gün geçtikçe kendim hakkında daha fazla şey öğrendim.

O belgeselle bilinçsizce fark etmeye başladığım fil olduğum gerçeği gün geçtikçe somutlaştı. Arada gergedanımı özlesem de artık insan dişilerinin yanında insan erkeği gibi davranıyorum ve fil olduğum gerçeğini yalnızca dişi fillere saklamaya gayret ediyorum.

Ha bu arada en başta biriktirmekten bahsetmiştim ya ona da değineyim. Fil olduğumu kabul ettiğimden beri bulduğum fil objelerini topluyorum. Otuza yakın filim var ve henüz dişi fillerle karşılaşmadığımdan (ki bazen olmadıklarını düşünüyorum ama bunu aklımdan geçirdiğim anda patilerinden tırnaklarını bir anda çıkararak, onlar var biliyorum sayıları azda olsa günün birinde mutlaka onlara rastlayacaksın diyor. Bu halinden biraz korksam da sanırım bunu söylediğini duymak hoşuma gidiyor) onlara kendi sürüm diyorum. Kim bilir belki bir gün gerçek bir, koca kulaklı ufaklık bana tüm hepsini bir kenara attırabilir. İşte o an gelene kadar oyuncakta olsa kendi sürüme sahibim. Ve bir yerlerde elbise giyen fillerin yaşadığına inanmak beni mutlu ediyor.  



                                                                                                       Salaş bir bar Ankara yirmi8nisan2bin12   

2 yorum:

  1. Bende bu konuyla birşey anlatayım:
    ablam anlatmıştı aslında bu olayı ama kendisini temsilen ben aktarmış olayım:

    "bir gün Töre'yi okuldan gelip apartmanın önünde oyun oynarken yukarıda balkonda oturan babası görüyor ve kötü hissediyor kendini ve hızla mutfakta çalışan ablamın yanına gidiyor ve bu çocuğun nesi var, niye hiç arkadaşı yok, bir derdi mi var, okulda da mı böyle vb.vb bir sürü soru soruyor.. Ablamda şaşırıyor nerden çıkardın bütün bunları falan diyor. Sonra da ablamı alıp-gel kendin gör gözlerinle-diyerek balkona götürüyor..

    Gerçekten de Töre aşağıda kendinden cüsse olarak yarısı kadar çocuklarla oynuyor baktığında.. Ve sonra gülerek babasına: "Ya onların hepsi Töre'yle yaşıt-kendi arkadaşları..Sen ilk defa görüyorsun da ondan garipsedin..diyor..

    Ama bu anlattığım şey Töre'nin hep hayatında olan şeydi..Aile, arkadaş, okul çevresinde herkes ondan büyük davranışları bekledi, istedi, göstermeyince kızdılar, bağırdılar, suçladılar..

    Ve o da büyüklerin istediğini şeyi yapıp erkenden olgunlaştı..
    Bu yazı da o hayattan güzel bir kesit örneği oldu bence..
    eline sağlık Töre..

    insanlar Filleri daha çok sevecek bu yazıdan sonra..

    YanıtlaSil
  2. "Filler ve kulaklar şimdi ne kadar acı ve gizli
    Eski bir aşkı anlatır
    Filler ve kulaklar şimdi"

    Diye Zuhal Olcay'ın seslendirdiği bir şarkı geldi aklıma:))

    Küçükken büyüktüm büyüdüm küçüldüm diyeyim o zaman :))

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.