23 Haziran 2012 Cumartesi

Osman Çakmakçı-Konuşmanın imkânsızlığı



Sanırım hepimiz bazen birisiyle karşılıklı olarak konuşurken; "aynı dili mi konuşuyoruz? " şeklinde bir soru cümlesi beynimizde çınlarken birbirimizi hiç anlamadığımızı fark etmişizdir. Evet, konuştuğumuz aynı dildir ama çıkan sözcüklerin bizdeki etkisi karşımızdakinin bilmediğimiz bir dili konuşuyor şeklindeki yansımasıdır. Böyle durumlarda genellikle; "beni anlamıyorsun, aslında demek istediğim şu... " şeklinde bir başka cümleyle anlaşılmadığımız durumlarda anlaşılmak adına verdiğimiz mücadele genellikle hüsranla sona erer.

Kendimizi kötü hissederiz doğal olarak. Anlaşılmak insanoğlunun en önemli isteklerinden biridir ve son zamanlarda ise sıklıkla bunun olanaksız olduğuna tam olarak inanmaya başlamışken "Osman Çakmakçı" ismiyle tanıştım. Tam da aklımdan geçen düşüncelerdi açıkcası.

Henüz anlaşılmanın olanaksız hale geldiğine tam olarak karar vermemişken eğer ortada anlaşılamamak gibi bir durum varsa bunun iki tarafında kusurlu olmasına bağlıyordum. Bu kusuru telafi etmek içinde yeniden başlama her zaman benim için de söz konusuydu. Farklı kelimeleri seçerek belki de daha basite indirgeyerek yeniden kelimeleri kullanarak anlatıma geçmeninde zamanla işe yaramadığını gördüğümde "neden insanlar birbirini anlamıyor? " gibi içinde biraz isyan kokusu olan durumları çokca yaşadım.

Ama karşıma birden bire çıkan Osman Çakmakçı bana öylesine güzel ipuçları verdiki bu nafile çabalarımın neden sonuçsuz kaldığını bir anda kavrayabildim.

Örneğin diyordu ki;

"Gerçekliği sözcüklerin sıvasıyla sıvıyoruz ve aslında sözcükler gerçekliği görünür kılmaktan çok karanlığa boğuyor."

Kesinlikle haklıydı aydınlığa çıkmıyordu bir türlü gerçekler, karanlığın dehlizlerinde kayboluyordu herşey.

Ve devam ediyordu Osman Çakmakçı;

"Konuşmanın sözcükler aracılığıyla değil, duyarlıkla mümkün olduğunu, ne kadar mümkün olabilirse o kadar mümkün olduğunu düşünüyorum. "

Sözcüklerle devam etttiğimiz konuşmalarımızda kaçımız gerçekten duyarlılığı ekleyebiliriz ki? Çok fazla olduğunu sanmıyorum ve yine doğal olarak havada uçuşan kelimelerden başka bir şey değil yapılan konuşmalar.

" Dil anlamı taşıyamaz, anlam Dilden taşar." diye devam ederek ; "Ben sözcüklerle değil, ancak duyarlıkla, yani sözcüklerin bir öncesinde bulunan Dünyada, konuşmanın bir nebze de olsa mümkün olduğuna inanıyorum. Yani anlamak sözcüklerle değil, duyarlıkla mümkündür diyorum."

cümlesi ise gerçekten çok şey ifade ediyordu.

Bu yazıyı paylaşmalıyım.

Ama ondan önce kimdir Osman Çakmakçı?


Doğumu: 5 Şubat 1965, Trabzon

İstanbul Özel Darüşşafaka Lisesinde parasız yatılı okudu. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünden sonra İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünü bitirdi.

Yeryüzü Düşleri (4 sayı, 1989-1990 ve Göçebe (7 sayı, 1995-98) dergilerini yayımladı. İstanbul'da yaşıyor. Açık Radyo'da 'Kitap Kullanma Kılavuzu' adında bir program hazırladı.
James Joyce ve Kafka'dan çeviriler yaptı.

İlk şiiri 1982'de lise dergisinde çıktı.
Şiir ve yazılarını Geniş Zamanlar, Gösteri, Milliyet Sanat, Virgül, Sombahar, Ludingirra, Kitaplık, Göçebe, Yeryüzü Düşleri gibi dergilerde yayımladı.
Şiirde yalınlığa ve doğrudan ifadeye önem verdi. 'Şiirsellikten kaçan ve daha çok insanın yeryüzündeki duruşuna, dünyayı algılayışına işaret eden şiirlerinde ölüm ve yalnızlık gibi konuları felsefî açıdan dile getirdi.'

Eserleri

Şiir: Zakkum Avı (1991), Uçuşan Ağaç (1996), Kör Yazı (1999)

Çeviri: James Joyce - Bütün Şiirler (1995), Franz Kafka-Aforizmalar (1995), Franz Kafka-Mavi Oktav Defterleri (2000)

Ve şimdi de her satırının altı çizilecek o müthiş yazısı;


Konuşmanın imkânsızlığı üstüne bir diyalog

Konuşmak karşılıklı söylenenlerle ilerler; iki kişi konuşmayı birlikte inşa ederler. Bunun olabilmesi için de karşılıklı olarak birbirlerini anlamaları gerekir.

Ben konuşmanın imkânsız olduğunu söylerken aslında iki insanın bir konuşmayı inşa etmek için gerekli olan karşılıklı anlamayı gerçekleştiremeyeceklerini savunuyorum. Bunun nedeni de sözcüklerin herbirinin o sözcükleri kullananların deneyimlerini yüklenmeleri ve o deneyimlerin anısını taşıdıkları için de hiç bir zaman aynı sözcüklerle konuşamayışımız.

Bir şeye adını koymak, onu adlandırmak, onu çağırmak için sözcük bulmak, aslında o şeyi, belki de o hakikati kendimizden uzaklaştırmak da olur aynı zamanda. Adını koyduğumuzda, aradaki mesafeyi de, dolayısıyla yabancılığı da kesinleştirmiş oluruz.

Doğa gözlemleyebileceğimiz, ama asla anlayamayacağımız, içselleştiremeyeceğimiz bir düzenekte kendi kendisiyle barışık, kendisini sürekli yineleyerek varlığını sürdürür. Bu bize yabancıdır. Biz Doğaya, Doğadakilere, varlığa adlar vererek onu evcilleştirmeye, ona yakınlaşmaya çalıştık. Ama çelişki bu ya, ona adını verdiğimiz o efsunlu ve bilinmedik ilk an bizim Doğadan kopuşumuzun da ilk anı oldu. Kendi bakışımız ve kavrayışımız doğrultusunda, kendimizden bakarak Dünyaya ad verdik.
Bu adlar onların adları değildi, onların zaten bir adı da yoktu ve belki olması da gerekmiyordu, bizim onlara verdiğimiz adlardı. Kutsal kitaplarda “önce söz vardı” denmesi de bence Dünyanın ona ad verilmesiyle bizim için anlama kavuştuğunu gösteriyor. Söz olmasaydı, Dünya elbette yine varolacaktı, ama asla bizim Dünyamız olmayacaktı. Bizim Dünyamız da dediğim gibi gerçek dünya değil, adlandırarak sahip çıktığımız, kurgusal, söze dayalı, sözden fışkıran dünyadır.

Gerçekliği sözcüklerin sıvasıyla sıvıyoruz ve aslında sözcükler gerçekliği görünür kılmaktan çok karanlığa boğuyor.

Böyle söylenebilir ama sözcükler de olmasaydı, yani Varlığa adlar vermeseydik, onları tanıyamazdık da.

Konuşmanın sözcükler aracılığıyla değil, duyarlıkla mümkün olduğunu, ne kadar mümkün olabilirse o kadar mümkün olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; bir varlığı işaret ettiğini varsaydığımız sözcükler, onu kullananın salt kendisine ait çağrışımlarıyla yüklüdür. O sözcükleri duyan kişi de sözcüklerin gösterdiklerini kendi bulunduğu yerden, demek kendi yaşamından bakarak, kendi duyarlığı içinde algılar. Bir çok insanın karşılıklı bir konuşma inşa edememesinin arkasındaki neden budur. Yani herkesin kendi bulunduğu yerden, kendi Varlığının sınırları içinden Dünyayı ve başkalarını algılamasıdır.

İnsanın Dünyayı kendi bulunduğu yerden görmesi ve gördüklerini kendi yaşamından sızan sözcüklerle dile getirmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ve herkes zaten böyle yapar. Ama böyle yaptığını çok az insan farkeder. Bunu farketmeyenler kendi Dillerinin, demek Varlıklarının sınırları içinde mahpus, orada debelenip dururken, bunu bilenler, dillerinin sınırlarını genişletmeye çalışarak o dört duvarın içindeki alanı genişletmeye, demek kendi varlıklarını genişletmeye çalışırlar; Özgürlük budur. Dört duvar içinde bulunulduğunu bilerek, o sınırları hiç değilse genişletme çabası.
Özgürlük uzaklarda bir yerde bizi bekleyen, ulaşılması gereken, mistik ya da ideal bir şey değildir, o buradadır, hemen yanıbaşımızda; gerçekleştirilmeyi, özgür bırakılmayı bekliyordur.
Caudwell “Özgürlük insan ilişkilerinde saklıdır” diyordu. Bu cümle beni özgürleştirdi. Özgür olabilmek için bir başkasının daha bulunması gerekir.

Bir "gösterilen"i "gösteren"dir sözcük. Ama çoğu zaman gösterileni tam olarak göstermez, anlam dil ile örtüşmez, ya da daha doğrusu, Dil anlamı taşıyamaz, anlam Dilden taşar.
Ben sözcüklerle değil, ancak duyarlıkla, yani sözcüklerin bir öncesinde bulunan Dünyada, konuşmanın bir nebze de olsa mümkün olduğuna inanıyorum. Yani anlamak sözcüklerle değil, duyarlıkla mümkündür diyorum.

Bir insanın duyarlığını bir başka insana mümkün olabilecek en eksiksiz biçimde aktarabilecek bir Dil var mıdır? Ki bir duyarlık bir başka duyarlığın nezdinde görünür olsun, şeffaf ve geçirgen olsun! Burada işaretlere geri dönüyoruz. Böylesi bir dil arayışı müzikte en aşırı uçlara gitmiştir, ama o da insanın kabuğuna, demek Varlığına çarpmaktan kurtulamamıştır.

Halbuki başlayan, kendi sonunu bulana değin devam etmeli. Kendiliğindenlik ancak şeffaflık ve samimiyetle kendi yolunu bulabilir. Bu nedenle konuşmanın en önemli gereklerinden biri de sanırım birbirimizden olumlu kuşkulanmamız, birbirimizi konuşmayı inşa etmeye sevk etmemizdir.
Delilik, mantığı yitirmektir, gerçekliği değil (Henry Miller) Çünkü bütün insanlar sustuğunda gerçeği gösteren kanıtlar vardır.

Dünyayla, kendi insani boyutlarımızın elverdiği ölçüde, elimizden geldiğince genişletebildiğimiz “mantık düzeneğimizle” en başından dışında olduğumuz, bize yabancı olan, bizi kendi içine dahil etmeyen Dünyayla konuşma çabamızdır aslında. Ama Dünya bizimle konuşmaz, belki daha doğrusu şu, Dünya bize göre konuşmaz, o kendi şarkısını söyler.

Dünya biz onunla konuşmaya çalışmadığımız sürece bizimle konuşmaz. Çünkü o bize bakmaz, bizimle ilgilenmez. Bizim onunla konuşmaya ihtiyacımız vardır, onun değil.
Sanat mantığı kapsar. Yani sanat mantığı genişletir. İlk bakışta çok sağlam bir zemin gibi görünen mantık aslında Dünyanın sesini duymakta yetersiz kalır. Mantık, aklın ve duyarlığın dört duvarıdır. Tıpkı dil gibi. Bu dört duvarın olabildiğince genişletilmesi gerekir.

Dünyayla konuşurken, mantık kekemedir de sanat su gibi konuşur! Mantık haddini bilmelidir, zira “akıl” onun sınırlarını çizer. Duyarlık ise aklın ve onun kendini beğenmiş cihazı mantığın mümkün değil tanımlayamadıklarını, tanımlama ihtiyacı duymadan dışavurur, görünür kılar. Dünyanın ve onun yüzeyinde yaşayan bizim “gerçeklerimizin” üstündeki kabuğu soyar. Konuşmak işte insanın kendi kabuğunu soymasıdır. Karşılıklı konuşmak ise karşılıklı olarak kendi kabuklarımızı soymamızı gerektirir.

Ne yazık ki, doğamız gereği, fitratımız gereği Dünyayla ve Dünyanın bize sunduklarıyla ancak kendi bulunduğumuz yerden kendi varlığımızın sınırları içinden konuşabiliriz. Sözcükler, bizim kendi yaşantılarımızın yükünü taşır. Demek, kendi bireysel yaşantılarımız biçimler bizim Dilimizi, varlığımızı, duyarlığımızı. Bu, şu demektir: Herkes kendine yazgılıdır. Kendi bulunduğu "yer"e hapistir, kendi konumunda çakılıdır. Bu yazgı sanat tarafından belki yeni bir yatağa akabilir.
Sanat bize bir başkası olabilmeyi öğretir. Bu müthiş bir olanak.

Biz yaşantılarımızı kendi bulunduğumuz konumun kısırlığı içinde yanlış yorumlayabilir, höşgörüden çok kendi içimize kapanmayı seçebiliriz. Halbuki sanat eseri bir başkasının yaşadıklarını anlatarak Dünyaya bulunduğumuz yerden farklı bir noktadan bakmamızı sağlar. Bizi bir başkası yapar.
Anlamak, anladığımıza yenilmektir. Anladığımız insanın daima gerisine düşmektir. Anlamak, karşımızdaki kişinin varlığının gerekçelerini, salt o andaki halini değil, o ana kadarki, anda onu öyle kılan bütün geçmişi de kavramak demektir. İnsan iki boyutlu bir fotoğraf değil, hacmi olan bir varlıktır.

Sanki bütün yaşamımız bu anı var kılmak için yaşanmış gibidir. Şimdi, geçmişimizin en uç noktasıdır, aynı şekilde geleceğimizin de kenarıdır, ucudur.
Konuşma, merkezdeki bir noktadan dışa akıtılan bir ifade değildir. Aksine en az iki merkez noktanın karşılıklı birbirine akmasıdır. Yani “ego” ların kendi kabuklarını çatlatması, o zırhta yarıklar açmasıdır. Konuşmak, bu anlamda insanın kendisini yenmesini de gerektirir aynı zamanda. Tehlikeli bir girişimdir bu, insanın kendi varlığını tehlikeye atmasıdır.

Yalnızlık güvenlidir, ama ne işe yarar ki bu. Özgürlük, yaşam bir arada olmakta saklı olduğuna göre. Cesur olursak, varlığımızda sonsuz sayıda yarıklar açarsak eğer, o ölçüde sonsuz sayıda raslantıya da kapı aralayabiliriz.

Biz kendi şişkin egolarımızı söndürmedikçe, havasını indirmedikçe, birbirimizle değil konuşmak, sadece kendimizi anlatmaya devam edeceğiz. Oysa konuşmak, karşılıklı inşa edilen bir süreçtir. Karşılıklı olarak vücuda getirilir, var kılınır. Bu anlamda konuşmak yoktan varetmektir.

İnsan, her şeye karşın, o darlığına, zayıflığına ve hatta ve hatta aşağılık kompleksine karşın yine de doğa üstü bir varlıktır. Hem doğa üstü, hem de doğa dışı.

Doğada varlıklar arasında bizim anlamamız mümkün olmasa da var olan söyleşinin ve dışında kaldığımız o büyük konuşmadan sürgün edilmişliğiyle insanoğlu, bir sürgündedir. Bu sürgünlük hali, insanın her şeyden önce konuşmayı kendine göre “icad etmesini” zorunlu kılmıştır. İnsan konuşmayı yaratmıştır. Ne müthiş değil mi?

Daha sonra, konuşmayı sürgünlüğüne son vermek için, en azından sürgünlük sızısını dindirmek için icad eden insanoğlu, Doğaya kulak vermek yerine, ondan iyice uzaklaştı. Kendine duyduğu büyük özgüvenle, kibirle kulaklarını Doğaya tıkadı.

Konuşma, sürgün edilmiş olduğu Doğanın söyleşisine özeneceğine, onu reddetti. Kendi yapay dünyasına kapandı. İnsanoğlu Doğaya boyun eğeceğine, ona egemen olmaya yeltendi. Oysa doğa bizi gereksinmez. Bizi görmez bile.


Artık kesindir ki kendi dilimiz içinde sıkışıp kaldık. Önceleri toplumsal bir işlev gören konuşma ve dil, gitgide kendi içine kapandı, bireyselleşti. Bireylerin dili tıpkı büyük bir kayadan kopan kaya parçaları gibi toplumsal dilden koptu, ayrıştı. Herkes kendi diliyle konuşuyor artık.

Kimsenin konuşma balonu kimsenin konuşma balonuna değmiyor bile. Üstelik okunmuyor da; üstelik boş mu dolu mu, o da belli değil.

Egoların inşasında tüketim histerisi yaratmaya odaklanmış tüketim toplumunun yarattığı hayali ihtiyaçlardan uzak durabilecek kadar akıllı olmamız gerekir. Tüketim toplumu "sonsuzmuş vehmini" yaratır, böylece de bir "son duygusundan" bizi uzaklaştırır. Demem o ki ego şiştikçe şişebilir, sınırı yoktur, ihtiyaçlar tükenmezdir ve bunlar ancak üretilen ürünlerle karşılanabilir.

Ben diyorum ki günümüzde egemen olan kültürel gelişim insanların, egolarımızın şişirilmesine yöneliktir. Böylece herbirimiz bir adacık haline geliriz. Demek ki öncelikle egolar söndürülmelidir, yapay ihtiyaçlardan uzak durulmalıdır. Bu da ancak tüketim histerisinin sürüklediği sonsuzluk vehminden kurtulmakla olur.

Sanat bize sonluluk, gelip geçicilik hissini yaşatır. Her şey sonludur. Kendi türümüz bile. kendi gezegenimiz bile.

Kabullenmek, reddetmekten her zaman daha eyleme teşvik edicidir. Bunun aksi doğruymuş gibi gözükse de, “evet” demek, her şey, bütün veçheleriyle içselleştirip, varlığımızın her gözeneğinden süzerek geçirmek, aynı zamanda her şeyi hissetmek de demektir. Ancak bundan sonra “hayır” diyebiliriz.

Aslında konuşma çabası, ki anlamayı öngerektiriyor, insanın kendi kendisiyle ilgili bir çaba. Çünkü ancak anlayarak kendi varlığını genişletebilir. Dünyayla daha anlamlı bir ilişki kurabilir.

Bir insan anlaşılmayı talep ederek, karşılığını bekleyerek anlamaya çalışmamalı. Anlamak karşılığı beklenilmemesi gereken bir haldir. Zaten anlamak, ilk önce anlamayı çalışanı ilgilendirir. Varlığını olgunlaştırma çabasıdır bu, ki bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi? Çünkü ancak anlamaya çalışarak varlığımı zorlayıp olgunlaştırabilirim, ve varlığımın Dünyada doldurduğu yeri bulabilirim.

Diyor ki Mevlâna: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?” Ben diyorum ki, kimse kimsenin kabının büyüklüğüne küçüklüğüne bakmadan kendi kabının bilincine varabilseydi, onu doldurmaya yeterince çalışmış olsaydı, her şey bambaşka olmaz mıydı? Sükûnet, dinginlik ve dudaklara yerleşen ince bir tebessümle gözlerden yansıyan ironik bir bakış.

İşte ben bunlara ulaşmak istiyorum. Kendi varlığımın sınırlarını farkedip, orada boyun eğmek. Kendi egomu söndürerek diğer varlıklarla hemhal olmak, doğanın ve dünyanın duymamız mümkünsüz sesine, ritmine, müziğine katılmak istiyorum. Konuşmak işte böyle bir söyleşidir.
Zamanın akışını yumuşatmak! Böylece başkalarıyla, tüm varlıklarla konuşmaya çabalamak.

Genişlemek.

Konuşmak imkânsızdır, bu kesin.

Ama işte bunun için konuşmak gerekir.
Osman Çakmakçı

1 yorum:

  1. Öylesine yaşanmışlık ve birikim yüklü ki.. Her cümlede saklı olanı durup düşünmek ve özümseyerek hayatına geçirebilmek istiyor insan..

    Keyif ve sızıyla okudum..

    Teşekkürler..

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.