30 Eylül 2012 Pazar

Sait Faik Abasıyanık



Edebiyata biraz bulaşmış birinin, bence okumasa mutlak eksik hissedeceği bir isimdir Sait Faik. İki sayfada koskoca bir hayatı size özetleyebilen yetenekte çok fazla kişi yoktur çünkü. Hakkında çok şey yazılmış çizilmiştir. Öyle ki insanlar hiç bir kitabını okumasalar bile onun ismini bilirler, hakkında bölük pörçük fikir yürütürler.

Burgaz adasına bir kere gitmişseniz onun sanki hala oralarda dolaştığını hissedebilirsiniz, bir ses size "veremlilerin ıslığı ile sesinin çok tatlı olduğunu" fısıldar, adaya gelirken "Şemsiperi güneş uçuran kasket"inizi mutlaka takmanız gerektiğini.. Dahası "Bir ceviz ağacının gölgesinden sırta yapışmış köylerin" olduğunu anlatırken dinlerken bulursunuz kendinizi. Ha sorular da soracaktır size kesinlikle, mesela;

"Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar" diye sorduğu zaman sorusuna ne cevap versem diye kara kara düşüneceksiniz, cevabınızı beklemeden devam edecektir, "Biz erkek kısmının güneşin, havanın, suyun çocukları olduğunu, kadınların ise kesinlikle toprağın çocukları olduğunu söyleyecek size, ayrıca "Nerden, nasıl getirdiler de gülüşü oraya oturttular, bunu öğrenemedim, kadınlığın, güzelliğin sırrı !" derken verdiği bu sırrı hiç unutmayacaksınız, kadınsanız...

Adadaki kiliseye bakarken, yüzyıllara yayılmış o Bizans ruhunu ve uygulayıcıları olan din adamlarını "Uyuyamayanların afyoncusu" olarak nitelerken, koca bir alanı bu kadar kolay ve basit bir şekilde betimlemesine hayran kalacaksınız, ve size "Dört zait (++++)" in neyi simgelediğini bildiğinizi varsayarak göz kırparken, bunu bilmenizin getirdiği o iç burukluğunu bir kez daha yaşayacaksınız.

Birlikte Ada'nın içlerine doğru yürürken bir uçurtmanın konuştuğunu ve " Ah ipim olmasaydı" dediğini duyduğunuz bu andan itibaren gökyüzü size daha farklı görünecektir. Sonra laf dönüp dolaşıp mutlaka denize gelecektir tabi ve güneş batmaya yüz tuttuğunda sizde artık yakamozlara bakarak dipte ne balığı olduğunu-denize kül serilmiş gibi beyazsa Torik, derinden toplana açıla parlıyorsa Kolyoz, yanlara doğru açılıyorsa Uskumru, yukarıda parlıyorsa Palamut olduğunu-söylediğinizi görüp şaşıracaksınız..

Dinlenmek için bir kır kahvesine oturduğunuzda size çay getiren yeni yetme delikanlıya biraz dikkatli baktığınızı görüp "Memleketimizin kırsaldaki çocuklarının dudaklarının daima öne doğru küskün olduğunu, söylediğinde şimdiye dek buna hiç dikkat etmediğinizi göreceksiniz. Sadece bu mu? "Tini" nin hem namus hemde orospu anlamına geldiğini, "şampanyaların, yüz bin nüfuslu ve toplu bir şehir içinde yalnız kalmamak için icat edilmiş bir şey olduğunu" dinlerken tam havaya girip hüzünleneceğiniz sırada, önünüzden uçan bir kırlangıcı görünce çocuk gibi sevinerek size, "Bir kırlangıcı bütün bir yaz boyunca, iki milyona yakın kumuç, tatarcık, sinek yuttuğunu" anlatmaya başlayacaktır ve siz onun doğayla nasıl bu kadar içli dışlı bir ilişki kurduğuna bakıp hayran olacaksınız. Zaten size kışın gelişini anlatırken ancak O, geçip giden yazı "Güzel yüzlü bir göçmen taze" ye benzetebilirdi. İçinizden o göçmen tazeyi görmek için seneye mutlaka adaya geleceğinizi düşüneceksiniz.

Oturduğunuz kahveden kalkarken gözünüze ilişen "Semaver" birden size ölümün soğuk yüzünü ve sessiz bir yağmur gibi ağlayan "Lüzumsuz Bir Adam"ı hatırlatırken Faik çoktan Kalpazankaya yoluna sapmış olacak.



Onunla ilgili kısa anekdotlara bakarsak:

İsim konusu

Sait Faik, nüfusa Mehmet Sait olarak kaydedilmiştir. Ramazan Bayramının ilk günü doğduğu için Sait adı seçilmiş, bu ada büyük dedesinden Mehmet 'de eklenmiştir. Adına sonradan babasının ve amcasının göbek adı olan Faik eklenmiştir...

Abasıyanık ailesinin büyükleri, Sait Faik'in çok yaramaz ve kavgacı bir çocuk olduğunu her fırsatta dile getirirmiş. Kolay kızan, birden bire öfkelenen yapısı, daha küçük bir çocukken bile arkadaşlarının dikkatini çekmiş. Çocukluk arkadaşları, ne yapıp edip onu kızdırmanın bir yolunu bulurlarmış. Sait Faik'i en çok kızdıran şeylerden biri de arkadaşlarının ona "Abasızın Mançuko" diye seslenmeleriymiş...



Aşkları

Amcasının oğlu Mustafa Raşit'in dediğine göre, Fransa dönüşünde annesinin isteği üzerine Lütfiye adında bir hanımla nişanlanmış ve yaklaşık 10 ay kadar sürdürmüştür nişanlılık halini.

Sait Faik, "Aşkla alay etti" dediği Aleksandra'yı 1941 yılının ilk aylarında tanımış ve daha ilk akşamdan aşık olmuş ona. Aleksandra, esmer, orta boylu, kıvırcık saçlı, yüz hatları sertçe bir kadınmış. Aşkından dili tutulacak hale gelen Sait Faik, Aleksandra ile buluşacağı zamanlarda üçüncü birinin yanlarında olmasını, gelen kişinin de Aleksandra ile sohbet etmesini istermiş. Üçüncü kişi olmak , kolay kolay hayır diyemeyen Sabahattin Kudret'in asli görevlerinden biri olmuş zamanla. Sabahattin Kudret ortalıklarda yoksa, Samim Kocagöz, o da yoksa bu görev Salah Birsel'e düşermiş.

Sait Faik, annesinin şiddetle karşı çıkmasına, kendisini mirasından mahrum edeceğini söylemesine rağmen Aleksandra ile evlenmeye karar vermiş, kararını kesinleştirmeden önce de Aleksandra'yı bir kez daha sınamak isteyen Sait Faik, Sabahattin Kudret'le sözbirliği ederek Aleksandra'ya bir oyun oynamış. Sabahattin Kudret, bir akşam Sait'ten gizli Aleksandra ile buluşmak isteyecek ve o, bu teklifi kabul ederse Sait Faik, Aleksandra'nın kendisini sevmediğini anlayacakmış. Neler olup bittiğini anlamayan Aleksandra, bu teklifi kabul etmiş. Bu da ilişkilerinin sonu olmuş. Öykülerinde pek yer almayan Aleksandra'ya, şiirlerinin birinde ( Bir Masa) yer verir...



1946 yılında ABC kitapevine gelerek Sait Faik'in bir kitabını soran Vedat Esin, orada Sait Faik'le tanışmış.Tanıştıklarında Tıp fakültesinde okuyan Vedat hanım Aleksandra'ya çok benzemektedir, kısa kıvırcık saçlı, esmer tenli, ufak tefek bir hanımdır. Sait Faik, Vedat Hanım'a aşık olmuştur. Vedat Hanım'la evlenmeyi çok isteyen Sait Faik, çok kez Sabahattin Batur ile yollara düşüp Arnavutköy'e gidermiş. Bu gidişlerin hemen hepsinden eli boş dönermiş.

Bir kokteylde Sait Faik yabancı bir hanıma abayı yakmıştır. Bu hanım İstanbul Teknik Üniversitesi'ne davetli öğretim görevlisi olarak gelen bir profesörün torunu Barbara'dır. Tanıştıklarında hemen kaynaşmışlar ve birbirlerini çok sevmişlerdir. Haldun Taner'in bütün yüreklendirmelerine rağmen; "Ben netameli adamım, aşık olurum, aşık olunca da evlenmek isterim, bu yaştan sonra el aleme resil mi olacağız" demiştir. Kısa bir süre sonra da Sait Faik ölünce ancak cenazesine gitmiştir Barbara Haldun Taner'le. Haldun Taner, Napoli'den İstanbul'a gelen bir vapurda tekrar karşılaşmış Barbara'yla; ve şöyle düşünmüş : "...yağmurdan saçları ıslanmış bu kıza, saçlarına bakarken birden Sait Faik'le aralarındaki bu paraleli düşünüverdim: Sait'inde hayattaki bileti lüks mevki bileti idi. Ama o da tıpkı lüks mevkiden, birinciden, ikinciden hoşlanmıyor, soluğu hep üçüncü de alıyordu.."



Leyla Erbil, henüz çok gençken Sait Faik'le tanışmış ve onunla arkadaş olmuştur. Sait Faik Leyla Erbil'den çok etkilenmiş, anlatılanlara göre ona aşık olmuştur. Kendisini Leyla Erbil'e göre yaşlı bulan Sait Faik için bu aşkta imkansız aşklar arasına katılmıştır..



Balık Gözlü Adam

Sait Faik bir gün Ada'dan bir balıkçıyla balığa çıkmış bir Karagöz yakalamış. Oltadan çıkarınca bakmış çok küçük, öpüp denize bırakmıştır. Yanındaki ne yaptın diye söylenince "Bak demiş artık denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor.." Çoğunluk Sait Faik'in gözlerini balık gözü gibi olduğunu söylemiş ve ona "Balık Gözlü Adam" lakabını takmışlardır...

Çeviriler

Fransızca'dan çok sayıda çeviri yapan Sait Faik'in çevirmenliği ve çevirideki serbest tutumu üzerinde bugüne dek fazla durulmamıştır. Bir tür adaptasyon olarak kabul edilebilecek çevirileri bu nedenle uzun süre Sait Faik'in öyküleriyle karıştırılmıştır. Muzaffer Uyguner'in çalışmaları sonucunda çeviri oldukları ortaya çıkmıştır. "Müthiş Bir Tren", "Ecel Atı", "Saadet", "Bir Eşek Hikayesi", "Diş Ağrısı", "Çiviler", "Gümüş Saat ve Venüs'ün Sevgilisi", Sait Faik yazarını belirtmeden Türkçeye adapte ettiği öykülerdir...



Dostluk anlayışı

Yaradılışı gereği, kimseyle uzun arkadaşlıklar, derin dostluklar kurabilecek biri değildir Sait Faik. Kimseye küs kalamadığı gibi, kimseyle çok yakın olmamıştır hayatı boyunca. Pek çok arkadaşı vardır; herkesle barışık herkesle tanışık bir adamdır ama onunla dost olmak imkansız gibidir. Onun dostluk ihtiyacı kimi zaman çok belirgindir; sokakta kime rastlasa o gün dostu odur, kimi zaman yalnız olma ihtiyacındadır, o gün karşısına kim çıksa arkadaşı bile değildir...

Sait Faik, Bedri Rahmi ile tanışıp on dakika sonra kırk yıllık iki dost gibi birlikte çıkıp gitmişlerdir. Dostlukları ikisinin de alınganlığına rağmen Sait Faik'in ölümüne kadar sürmüştür. Bedri Rahmi'nin Balyoz Sokağı'ndaki atölyesi, dönemin sanatçılarının buluşma yerlerinden biriymiş. Sait Faik, bir gün Bedri Rahmi'yi Dolapdere'nin arka sokaklarına götürmüş. Oradaki ahbapları ile tanıştırmış. Bedri Rahmi o günü anılarında şöyle dile getirmektedir: O gün anladım ki Sait Reis'i tanımadan ve okumadan İstanbul'un yerlisi olunamaz.

Son Kuşlar yayınlanınca Sait Faik, kitabı alıp doğruca Bedri Rahminin atölyesine gitmiş. Bir yandan kendi kitabını uzatıp öte yandan da Bedri Rahmi'nin masanın üzerinde duran kitaplarından birini alıp, "Bedava mal yok, kitap veririm, kitap alırım, çak bakalım bir imza" demiş. Karşılıklı imzalamışlar kitaplarını. Bitirince kitapları birbirlerine uzatıp kapağını açınca hayretle bağırmışlar, ikisi de aynı şeyi yazmışlar kitabı imzalarken: "Mercan Usta !"



Bedri Rahmi, Mercan Usta'yı çizdiği bir resmini, "Mercan Usta'nın yüzü suyu hürmetine Sait Faik'e" yazarak imzalamıştır. BU resim ve Bedri Rahmi'nin içi şarap dolu olarak getirdiği bir testi bugün müzedek eşyalar arasında sergilenmektedir...

İş hayatı

Sait Faik, hem bir iş edinmek, hem de biraz para kazanmak için Haber-Akşam gazetesinde muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlamıştır. "Mahkeme Kapısı" başlığı ile kitaplaşan " Mahkemelerde" başlıklı röportajları yapmış ve gazetede yayınlanmıştır. Sait Faik bu işe ancak 1 ay dayanabilmiş ve 28 röportaj yayınlandıktan sonra işi bırakmıştır.



Sait Faik, Marmara Kliniği'ne yatırıldığında onu ziyarete yalnız gitmek istemeyen Agop Aradi Ara Güler'i de yanına almış. Ara Güler, odaya biraz çekinerek özellikle fotoğraf makinasını görmesin diye biraz da tedirgin girmiş, Agop Arad, Sait Faik'i neşelendirmek için Cağaloğlu'ndan haberler hatta dedikodular anlatıyormuş, halsiz hatta bitkin yatmakta olan Sait Faik, bir an başını kaldırıp fotoğraf makinasını görünce Ara Güler'e takılmadan edememiş, "Ulan gebereceğiz diye fotoğrafımı mı çekmeye geldin?" deyivermiş...

Sait Faik, bir gün Vedat Günyol'a yeni bir hikaye yazdım, yayınlanması için Yeni Ufuklar'a vermek istiyorum demiş. Yazdıklarından mutlaka telif almak istediğini bilen Vedat Günyol, telifi ödeyemeyeceğini söylerken Sait Faik, "Para istemem, size vereceğim o hikayeyi" deyip kendisini Tünel'de beklemesini söylemiş. Sait Faik, tünele geldiği zaman, Vedat Günyol'a, "Buraya gelmeden bir kız arkadaşımla buluşmuştum, hikayeyi ona okudum, beğenmedi, bende kaldırıp attım" demiş. Veday Günyol, "Neden böyle bir şey yaptıntınız, yazık! " deyince Sait Faik üzülmüş, birlikte gitmişler ve kahvede masaların altında dertop haldeki kağıtları bulmuşlar. Bu hikaye "Kalinikhta" ymış. Vedat Günyol hikayeyi almış ve matbaaya gitmiş. Bu görüşme onların son görüşmeleri, "Kalinikhta" da Sait Faik'in hayattayken yayınlanan son öykülerinden biri olmuştur.



Rıfat Ilgaz, bir gün bir mizah dergisi için Sait Faik'ten öykü istemiş. Öykülerinden 10 lira alan Sait Faik'e otuzbeş lira teklif etmiş bu iş için. Sait Faik, Ada'ya gelmesini, bu teklifi annesinin yanında yapmasını rica etmiş. Yine bir gün Paris'e gitmek için hazırlıklar yapan ama bir yandan da parasızlıktan yakınan Saik Faik'e, "Git Varlık yayınlarından alacaklarını iste" demiş Ilgaz. Bunu yapamayacağını söyleyen Sait Faik'i ikna etmiş ve göndermiş. Sait Faik kısa bir zaman sonra elinde dörtyüz lira ile dönmüş. Yaşar Nabi kendisine yeni çıkacak olan kitabının ikinci baskısı için bu parayı vermiş. Rıfat Ilgaz'a otuz lira uzatmış ve "Hakkın aslında elli lira ama gideceğim, para lazım" demiş. Sait Faik'in para ile ilişkisini bilenlerin kolayca anlayacağı bu cömertliğe Rıfat Ilgaz tanık olmuştur. Öyle ki Sait Faik cebindeki sigarayı sadece Rıfat Ilgaz ile paylaşırmış...



İğne olayı

Lisenin henüz Münir Paşa Konağı'nda olduğu yıllarda onuncu sınıfa kadar İstanbul Erkek Lisesi'nde okumuştur Sait Faik. 1925 yılında Arapça öğretmeni Seyit Salih Efendi'nin minderine iğne koydukları için (kimse koyanı ele vermediği için) 41 arkadaşıyla birlikte okuldan atılarak Bursa Erkek Lisesi'ne gönderilmiştir. Sait Faik için bu lisedeki arkadaşları kendisine "Sulu Sait" derlermiş..



Kalpazan Kaya

Türkiye'de ilk sahte paranın burada basıldığına dair söylentiden adını alan, gün batımını olağanüstü bir güzellikte gözler önüne seren Kalpazankaya, Sait Faik'in Burgazadası'nda en sevdiği mekandır. Cebinde taşıdığı sarı kağıtları ve kurşun kalemi (yazılarının hepsini kurşun kalemle yazmıştır) ile burada oturup bir şeyler yazdığına tanık olan pek çok Ada'lı var. Şimdi burada bir Sait Faik heykeli bulunmaktadır ve Sait Faik'i anma törenlerinden sonra törene katılanlar Kalpazankaya'da pikniğe gitmektedir.



Küfür

En küfürbaz edebiyatçılarımızdandır. "Beyefendi" diye başlayan konuşmanın devamında yakası açılmadık bir küfür patlatan Sait Faik hakkında bilinmesi gereken en önemli şey şudur: Onun "ulan, kerata" sı, "iki gözüm, canım" demektir. Sait Faik'in her küfrü bir sevgi sözüdür adeta, onu tanıyanlar bu özelliğini bildikleri için küfürlü konuşmalarına aldırmamayı, ona darılmamayı öğrenmişlerdir zaman içinde...



Küllük Kahvehanesi ve Dergisi

Beyazıt Camii'nin Aksaray'a bakan kapısının altında, çınar ve atkestanelerinin serinliğine sığınan kuytu bir kahvehane. Salah Birsel'in deyişiyle, Küllük'te hemen hemen her yazar, her şair boy göstermiştir. Küllük'ün havası en çok 1940 yılında değişmiştir. Genç Kuşak olarak adlandırılan bütün isimler bu kahvede boy göstermişlerdir, bazılarını yazarsak, Sait Faik, Abidin Dino,Nail V., Fikret Adil, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Kudret Aksal, Suat Derviş, Hasan İzzettin Dinamo, Lütfi Erişçi, Bedri Rahmi, Suavi Koçer, Yahya Kemal.. Allattin Hakgüder ve Abidin Dino birlikte bir dergi çıkarmaya karar verdiklerinde isim arayışına girmişler ve türlü isimlerin arasından Hasan İzzettin Dinamo'nun önerisini Sait Faik'in de desteklemesiyle derginin adını Küllük koymuşlardır. İlk sayı yayımlandığında epeyce ilgi uyandırmış, ama dergi, kısa bir süre içinde Ankara'dan gelen bir emirle kapatılmıştır. Küllük'te tek sayı yayımlanan bir dergi olarak edebiyat dünyamızda neden kapandığı anlaşılamayan dergiler arasındaki yerini almıştır..



Nazım Hikmet, 1947'de Bursa Cezaevi'nden Va-Nu'lara yazdığı mektuplardan birinde şöyle demektedir: "Sait Faik'in hikayelerinden bazıları hoşuma gitti. O hala atmosfer vermekle meşgul, insanları tam canlanırken, yaşamaya başlarken ölüveriyorlar. Mamafih usta bir sanatkar."

Başka bir mektupta da; "Şahsen şöyle bir tanıdığım Sait Faik'i sanatı bakımından hem severim, hem kızarım. Yetenekli, çok vaat eden bir muharrirdir, bir kusuru var bence, yazdıklarında bile muvazenesizdir. Halbuki bütün sanat eserlerinde-bence-muvazeneli olmak ilk şarttır. Gene de bizim büyük hikayecilerimizden büyük şairlerimizden biridir. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan. Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikayeci ve büyük bir şair."

Çok içki içmesine de hayıflanarak: "Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkarı daha kaybediyoruz." demiştir.



Aziz Nesin, Sait Faik'in yazarak yaşamak zorunda oluşuna üzülüp ona Tan Gazetesinde bir iş bulmuş. Burada kısa bir süre çalışıp ama para alamayan Sait Faik'in "Aziz, benim Tan Gazetesinde çalışmamı istemedi, ayağımı kaydırdı" dediğini duyunca Sait Faik'e çok kırılmış Aziz Nesin ve onunla hiçbir yerde karşılaşmamaya çalışmış. Ancak bir akşam karşılaşınca kırgınlığını dile getiren Aziz Nesin'i kolundan tutup dışarı çıkarmış ve "Sen benim her sözüme ne kanıyorsun? Ben delinin tekiyim" deyip cebinden bir kağıt çıkarmış. Sait Faik'in cebindeki bu kağıt, -söylediğine göre-askere gitmesini engelleyen rapormuş. Aziz Nesin, kağıtta "paranoyak" yazısını belli belirsiz okuduğunu söyler daha sonra. Yaşar Nabi'ye sorduklarında bu durumu bu raporun gerçekten mi yoksa askerlik yapmak istemediği için tanıdık vasıtasıyla alınan bir rapor mu olduğunu bilmediğini söylemiştir.



Sait Faik'i hep Orhan Veli ile birlikte düşünen ve anımsayan Mücap Ofluoğlu, iki büyük edebiyatçımız için, onlar istediklerinde rakı kadehine giren açık deniz balıklarıydı, demiştir. Mücap Ofluoğlu'nu 1945-1946 yılları arasında tanıyan Sait Faik, edebiyatçıların tiyatroya pek sık gitmediği günlerde sık sık Sanat Dostları Derneği'nde buluşup tiyatro üzerine konuşurlar ve oyunları düzenli bir şekilde takip edermiş...



Sait Faik'in en sık gittiği mekanlardan bir tanesi Orman Birahanesi'ymiş. Bu birahaneyi salaş ve ucuz olduğu için tercih edermiş. Abidin Dino, 1949 yılında Ankara'da açtığı resim sergilerinden biri için Sait Faik'e de davetiye göndermiştir. Davetiyenin zarfında şu adres yazmaktadır:

Sait Faik, Orman Birahanesi, Beyoğlu/İstanbul



Şevket Rado, Sait Faik'le daha lise öğrencisiyken tanışmıştır. Sait Faik ise o yıllarda üniversitede okuyan genç bir yazar olarak anılmaya başlamıştır. Şevket Rado, kendisine verilen bir yazı ödevini Sait Faik'in yazmasını istemiş, Sait Faik'de onu kırmayıp ertesi gün, yazıyı getirmiş ve yüksek sesle okumuş. Şevket Rado, yazıyı çok beğenmiş ve alıp okula gitmiş, öğretmenine vermiş. Öğretmenleri ödevleri okuyup geri verirken "Olmamış, hiç beğenmedim" demiş. Şevket Rado yazıyı alıp Sait Faik'e geri götürmüş ve "Senin edebiyatçılığın on para etmezmiş" deyivermiş. Sait Faik kıs kıs gülerek cevabı yapıştırmış: "Ben sana demedim mi?"




Onun hakkında söylenen şeyler:

"Namuslu adamdı Sait Faik, ömrü boyunca namuslu kaldı. Yalnız namuslu olmakla yetinmedi, insanları değerlendirmede en başta namus ölçüsünü kullandı. (...) yazış tarzında da gene ömrünün sonuna kadar namuslu kaldı. Hiçbir zaman şaşırtma yoluyla, büyük laflar ederek, büyük davaların savunucusu görünerek ilgi ve alkış toplamaya kalkışmadı... Süsleyip, püslemek küçüklüğüne düşmeden düpedüz söyledi..." (Yaşar Nabi)


"Ben Sait Faik'i çok severim. Bizim büyük hikayecilerimizden biridir. Büyük hikayeci, büyük şair. Bazen bedbin, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan. Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görememesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikayeci, büyük bir şair." (Nazım Hikmet)



"Sait Faik, hayata, kalemine korkmadan dokunan sanatkardı. Bu, büyük cesaret ve büyük kuvvet isteyen bir iştir. Onda her ikisi de vardı." (Yusuf Ziya Ortaç)


"Sait Faik'i bugün bütünüyle düşününce, içimize insan sevgisi salan esrarlı bir kuvvet gibi görüyorum. Bu kuvvetin önünde doymak bilmez bir sevginin bulunup yitirilmişliği, tatmi edildikçe parlayıp alevlenen aşkın şifa bulmazlığı var." (Vedat Günyol)


"Sait Faik bir sevgi peygamberiydi. Kırk sekiz yıllık, içine en ufak bir haksızlık karıştırmamış, tertemiz bir ömrün akışında içimize insan sevgisinin o ılık, o tatlı, o aziz büyüsünü en asli tarafıyla bir o satabildi: Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey." (Vedat Günyol)



"Ne ondan evvel onun gibi sanatçı yaşadı; ne de ondan sonra yaşayacaktır." (İlhan Tarus)


"Sait'in tek olduğu muhakkaktır. Kendi mizacını, tabiatın eserine vermiş bir hikâyeci bundan evvel yoktu, bundan sonra da olmayacak." (İlhan Tarus)


"Gerçek Türkçesiyle birlikte, hikâyelerinde anlattığı, bir düş içinde görünen insanları da gerçektir. Düş dünyası Sait'in gerçekçiliğinin üstüne çekilmiş bir cila gibidir." (Yaşar Kemal)


"Toprak kokan, deniz kokan, içi yıldız dolu bir insan. Sevdiği dosta, uçan kuşa, havaya, suya, toprağa, her şeye bağlı bir insan... 'Yaşamak ne güzel' derdi sık sık." (Cahit Irgat)



"Sanatına onun kadar bağlı az yazar tanıdım. Sanatı dışında bir işle uğraştığını görmedim. Üne ermeye bile özenmedi, tanınmak için yazılarından başka hiçbir şeye başvurmadı." (Nurullah Ataç)


"Bir adam Burgazadası'nda oturmuş, düşleri, anıları karışıyor birbirine, çocukluk, gençlik, yaşlılık yılları karışıyor birbirine, birtakım insanlar var hikayelerinde, onlar da karışıyorlar birbirine, öyle yerler oluyor, anlatılan kişilerle, anlatan kişileri seçemiyorsunuz birbirinden..." (Nurullah Ataç)


"Sait Faik'i 1940'ta Nurullah Ataç sayesinde tanıdım. Nurullah Ataç, Burgaz'a gidip Sait Faik'i görmemizi önerdi. 'O da kim?' diye sordum. 'Türkiye'nin en iyi hikaye yazarı' dedi. Edebiyatımızın en iyi öykü yazarı olduğuna şimdi de inanıyorum. Neden derseniz, benim için edebiyatın özü şiirdir de ondan. Ve Sait öykülerinde şairdir." (Mina Urgan)




"Onun hikayelerini okuyup sokağa çıktığımız zaman bir evin damını, uzakta uçan kuşu, yaprakların arasından denizi görünce birileri arkamızdan 'Hişt! Hişt!' diye seslenecek." (Oktay Rifat)


"Onun dünya nimetlerine dört elle sarılan yaşamak hırsını, şu dünyanın toprağını, suyunu, yemişini ve güneşini yudum yudum tadarken duyduğu yaşama sevincini düşünüyorum da, Sait Faik'siz edebiyat bana kasvetli geliyor."    
(Sabri Esat Siyavuşgil)


"Sait'in hayattaki bileti lüks mevki bileti idi. Ama o da tıpkı Barba gibi lüks mevkiden, birinciden, ikinciden hoşlanmıyor, soluğu hep üçüncüde, personel koğuşunda alıyordu." (Haldun Taner)


"O, Orhan Veli ile beraber, son neslin en kuvvetli simalarından biridir. Yaşayışları, hayatın güzelliğini duyuşları, avarelikleri ve Türkçe'nin şiirini buluşları ne kadar birbirine benzer. İstikbalin edebiyat kitaplarında onlar, bugünün yıldızları olarak yan yana parlayacaklardır." (Mehmet Kaplan)

"43 yıldır öykü yazan biri olarak, Sait Faik'in 100. doğum gününde genç yazara seslenmek isterim. Yazar olmak istiyorsan, yazmayı öğrenmen gerekir. Bunu da başka yazarlardan öğrenirsin. Onları okuyarak öğrenirsin. Kimse sana öğretmez sen öğrenirsin. Yaza yaza öğrenirsin. Yazdığını hemen beğendin mi işin zor. Yazdıklarının yetkinliğinden kuşku duymayı başaramıyorsan kendine yazık edersin. Varsa, yeteneğin de seni kurtaramaz. Yetenekten ben şunu anlıyorum. Lise öğrencisiyken bir 'İpekli Mendil'i yazabilmek. Güzel. Peki Sait Faik'i Sait Faik yapan sadece bu yetenek midir?Lüzumsuz adam olmayı göze alırsan, yıllarını yazmaya verirsen 48 yaşında ölsen bile bir Sait Faik olursun. Ama Sait Faik için iş daha kolaydı. Çünkü, kendisinden önce gelmiş bir Sait Faik yoktu.."   (Necati Tosuner)




Hayatı etkileri ve diğer şeyler için...

Kitapları bir öyküsünün tamamı..

Sait Faikle ilgili bir sunum (Sanem Uçar)




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.