21 Ekim 2012 Pazar

Cihat Burak



Cihat Burak’ın biyografisi hakkında bulunabilecek en doğru kaynakların başında yaşam öyküsünü anlattığı bir yazısı gelmektedir. Bu yazıda Cihat Burak kendisinden şöyle bahsetmektedir:

“8 Ağustos 1915’te İstanbul’da doğdum. İlk, orta, lise tahsilimi Galatasaray Lisesi’nde yaptıktan sonra, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin mimarlık bölümüne girerek 1942-43 yılında iyi derece ile mezun oldum. İlk işim mimar olarak İstanbul Tekel Genel Müdürlüğü’nde çalışmak olmuştur. Sırasıyla Ankara Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, Ankara Teknik Üniversitesi proje bürosunda Sedat Hakkı Eldem, Prof. Paul Bonatz ve Prof. Emin Onat’la çalıştım.

1949 yılında askerlik hizmetini Erzurum’da tamamlayarak 1950 yılında askerlik hizmetini Erzurum’da tamamlayarak 1950 yılında Edremit Devlet Hastanesi şantiye şefliğini müteahhidi hesabına yaptım. 1951 yılında inşaatı bitirerek Ankara Bayındırlık Bakanlığı Yapı ve İmar İşleri Proje Bürosu’na girdim. 1953 yılında bakanlıkça aday gösterilerek Birleşmiş Milletler bursuyla Fransa’ya gittim. 1955 yılında yurda dönerek bir süre bakanlıkta Proje Tanzim Fen Heyeti Müdürlüğü’ne atandım. Bu görevde 1961 yılına kadar kalarak tekrar Fransa hükümeti A.S.T.E.F. bursuyla prefabrike inşa metodlarını incelemek üzere Fransa’ya gönderildim.

Bursun bitiminde Paris’te kalarak işimden ayrıldım o güne kadar daha ziyade amatör denebilecek resim çalışmalarıma hız vererek profesyonel bir çalışma yöntemi uygulamaya başladım. İki özel sergi açtım, bir çok karma sergilere katıldım. 1965 yılında yurda döndüm. Beşiktaş Özel Işık Mimarlık Okulu’nda resim dersi öğretim görevlisi olarak bulundum. Tekrar Bayındırlık Bakanlığı’na girerek İzmit Nafıa Müdürlüğü, Bursa Bölge Müdürlüğü mimarlıklarında çalıştım.

Oradan işimi İstanbul Opera binası inşaatına naklettirerek 1968 yılına kadar bulundum, bu yıl İstanbul Bayındırlık Müdürlüğü emrine atandım. Halen aynı işte çalışmaktayım. Mimar olarak çalışmalarım yanında resim çalışmalarımı da sürdürmekteyim, bazı ödüller aldım. Fransa, Türkiye ve başka yerlerde özel ve karma olarak otuz kadar sergi faaliyetim olmuştur. Halen gerek mimarlık gerekse resim çalışmalarıma devam etmekteyim”.



Öyküleri ve olayları güzel anlatan, nüktedan, hayatın komik ve dramatik yönlerini iyi algılayan biridir. Aynı zamanda tam bir hayvan sever ve doğa dostudur.

Cihat Burak yaşamı boyunca ne akademik ne de politik çevrelerden korkmadan, düşündüğünü ve hissettiğini resimlerine aktarmış biridir. Onun resimleri Cumhuriyet Döneminin çarpıcı olaylarının Burak’ça yorumlanmış yansımalarıdır sanki. O; etkilendiği, ilişki kurduğu olayları, gazete fotoğraflarını, basında çıkan haber kupürlerini resimlerinde adeta kolaj gibi bir araya getirmiştir. Resimlerine bakarken yıllar öncesi yaşanmış olaylarla yeniden karşılaşıyorsunuz: Süleyman Demirel’i, Turgut Özal’ı, Semra Özal’ı, Prens Charles’ı, Prenses Diana’yı görüyor ve gülümsüyorsunuz. Çünkü bu kişileri öylesine kara mizah süzgecinden geçirmiş ve hicvetmiş ki. Bütün bunları sertleşmeden, resim dilini arkaya atmadan yansıtmayı becerebilmiş. 



Cihat Burak çalışmalarında inanılması zor bir içtenliğe ve samimiyete sahiptir. Cihat Burak’ın hiç bir resmi birbirine benzemiyor ve her resmi başka bir dünya olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadığı dönemin politik olayları, etkilendiği bir müzisyen ( Mozart ), rakı sofraları, saz çalanlar, Paris sokakları, İstanbul’dan görünümler, foklar, aslanlar, kediler, kadınlar tarihsel bir panorama olarak karşımızdalar.

Her resmi inanılmaz derecede ayrıntılı, nakış gibi işlenmiş, çok emek verilmiş. Resimlerinin her köşesi dolu ve doku ağırlıklı. Hatta izleyeni yoracak kadar.

 

Mimar oluşunun da getirdiği ayrıntılı şehir görünümleri, binaların iyi işlenmiş mimari özellikleri, bol sütunlu yapı içleri resimlerinin mekansal anlamda çarpıcı taraflarından.

Burak’ın resimlerinde biçimsel öne çıkış yanında bir o kadar da rengi cesur kullanışını görüyoruz. Onun için renkçi de denilebilir. Paletindeki renk yelpazesi geniş ve zaman zaman da rengi çok çarpıcı kullanabilecek kadar da cesur biri. Fransız sanat çevreleri, Cihat Burak’ın resimleri karşısında çeşitli tavırlar içine girmişlerdir. Bunların başında sanatçının kullandığı renklerin çok koyu olduğunu söyleyenler vardır. Aslında sanatçının Paris yıllarında göze çarpan renk kullanımı koyu renklerden çok saf ve canlı renklerdir
 


Nitekim Cihat Burak bu konuda görüşlerini ifade ederken şu sözleri söylemekten geri durmamaktadır: “Çizgisiz resim olmaz. Benim resimlerimde çizgi ağır basar. Avrupa’da ise renkleri beğenirler. Onlar benim renklerimi pek beğenmediler. Nice’de resim sergisi açıyordum. 1953’te. 50 adet resim götürdüm. Serginin sahibi olan kadın o resimleri ikonalara benzetti. ‘İnsanın içini karartır bunlar’ dedi. Bizim resimler orada ikona gibi kaldı. Acaba biz Bizans’ın etkisinde mi kaldık?



Kuşkusuz Cihat Burak’ın sanatını Paris’te takdir edenler de olmuş, sanatçı böylece resimlerini sergileme imkanı bulmuş, hatta yarışmalara katılmıştır. Bu yarışmalar arasında Utrillo Ödülü (gümüş madalya) kazanmıştır. Paris yıllarında bir sanat eleştirmeni tarafından hakkında yazılan sergi duyurusu, Cihat Burak’ın resimlerinin Fransız sanat çevrelerinde nasıl değerlendirildiğini açıklayan bir diğer belgedir; “Türk mimarı Burak, resimlerini Paris’e ilk defa gösteriyor. Her biri bir hikâye anlatıyor ve karışık yapıları içinde pek çok sahne birbirini kovalıyor. Garip ve harikulade şehirler, her parçası bir şiir olan dolambaçlı yollar... Bu kediler, kuşlar, tavus kuşları, çeşmeler dünyası, bu çok mimarca şehrin aralıklarında kaynıyor ve desenden boş kalan yerleri renkler akıllıca dolduruyor”.



"Zenci kalmak", bir anlamda Cihat Burak'ın kendine özgü sanatının, ki bu sanat resim sanatını, seramik sanatını, mimarlığı ve edebiyatı kuşatan bir sanattır, tanımıdır da denebilir. Sıradışı kişiliği gibi, sıradışı bir sanatı olduğundan söz etmek mümkündür Cihat Burak'ın. Öyle ki, grupların tarihi üzerinden yazılması adeta farz olan Türk Plastik Sanatları Tarihi'nde kim nereye koyacağını bilemez Cihat Burak'ı.

Kimi Sembolist akıma bağlar, kimi Dışavurumculuk'a. Dışavurumculuk'u kendisi de kabul eder Cihat Burak'ın ama bu Dışavurumculuk da, tastamam onun kendine özgü Dışavurumculuk'udur; devşirme bir Dışavurumculuk değil. Sanatındaki bireyselliğin, kendine özgünlüğün ilkelerini, ne kendine ne de başkalarına oyun oynamamak olarak belirleyen Cihat Burak, bunun dışında herhangi bir ilaaae bağlı olmaya karşı olduğunu belirtir. Tam da "Zenci Kalmak"tır işte Cihat Burak'ın tüm gayesi…

Cihat Burak'ta görülen fantastik öğeler, onun çevresindeki çirkinliklerden kaçmak için sığındığı düşler aleminin devreye girmesidir, bir anlamda.



Arkadaşlarının anlatımıyla Osmanlı padişahlarının soyağacını bir nefeste söyleyecek kadar tarihi bilir. Ama sadece Türk tarihini değil, Avrupa tarihini Fransa tarihini de iyi bilir. “Shakespeare , eğer Osmanlı tarihini iyi bilseydi bir çok eserini Topkapı Sarayı’nda geçirirdi” diyor.

Özellikle Evliya Çelebi‘yi çok seviyor. Avrupa dahil ilk sürrüalist yazar olduğunu ve nedense seyahat yazarlığının gölgesinde bunun hiç dikkat çekmediğini söylüyor.Resimlerinde bu yüzden Osmanlı yaşamına ait figürler vardır..



M.Ş. İpşiroğlu, Malik Aksel’in halk resimlerini konu alan kitabına yazdığı önsözde şöyle diyordu:‘ Resimlerine bakarken, benzetme ve taklit hevesiyle değil, inanç ve düşüncelerin resim diliyle anlatılması’ için bunların yapıldığını. göz önünde tutmalıyız”. Burak’ta da benzetme ve taklit eğilimi görülmez. İnsanların gülünç davranışlarını, ihmal ve özentilerini, ancak dışardan gözlenebilen çeliş kilerini hiçbir kurgu endişesine kapılmaksızın yansıtır. Herkes onun resimlerinde kendinden bir parça, bir izdüşüm bulabilir.

Mükellef ziyafet sofralarına üşüşen insan grupları, sahiplerini bekleyen boş koltuklar, geleneksel törenler, eğlence sahneleri, sonlu ve sonsuz sevgiler, “hayali cihan değen’ geçmiş zaman anıları, içi boş kahramanlık gösterileri, insan varlığının dünden bugüne “ eden oluşumları halinde, gerçek görüntüleriyle onun re simlerini biçimlendirir ve biz bu oluşumlara baktıkça, bizi acımasızca, ama biraz da babacan bir tavırla eleştiren bu sanatçıya kendimizi biraz daha yakın hissederiz. Belki Cihat Burak’ın resmini, sanata uzak kitlenin gözünde bile, sevimli ve alımlı kılan başlıca etken de budur.



“Ressam olmak, hele iyi bir ressam olmak gibi bir ‘iddia’ taşımadığım için yaptığım işin bir sanat eseri olması fikri hiçbir zaman aklımın köşesinden geçmemiştir. Resim yapıyorum diye şişine şişine dolaşanları, sanatını hayatının dramı olarak alanları hiç anlayamam. Hiç bir ressam, eline ilk defa boya geçiren bir küçük çocuk kadar güzel resimler yapamaz. Picasso bile yapamamıştır. Ama çocuk, yaptığı resmin bir ‘oyun’ olmaktan çıktığını anladığı zaman, artık o resmi yapamaz olur”



Seramikçilik

Bir dönem kendisi için bir bilinmeyen olan seramik atölyesinde altı aylık bir süre boyunca çalışıyor. Aslında seramik atölyesi kahvaltı takımı gibi ürünler üretirken orada sonra kullanacağı tekniği alıyor.

Hatta şöyle diyor: “Herşeyin bir püf noktası vardır ya, seramiğin püf noktası çamuru kesip yoğuracaksın. Yine kesip yoğuracaksın ve yine kesip yoğuracaksın. Bu olmadan seramikçi olmaz. Sosyete seramikçisi olmaz.”



Cihat Burak’ın sanat alanında verdiği ürünler sadece resimleriyle sınırlı değildir. Sanatçının Yıldız Porselen Fabrikası’nın fırınlarında ürettiği heykelcikler Türk seramik sanatının önemli ürünleri arasında yer almaktadır. Bu heykelcikler, Cihat Burak bunları biblo olarak tanımlamaktadır, geçmiş dönemin halk tiplerinden ve yaşamından seçilmişlerdir; Sakalar, pehlivanlar, develer, sanatçının eski bir resimden bakarak oluşturduğu ailesi vs. Sanatçının seramik heykelcikleri özellikle geçmiş yüzyılın halk tiplerinin bir yansıması, katıksız bir halk sanatının yüzyıllar boyunca heykele dönüşemeyen görünümleri olarak tarif edilebilir.

Heykelcikleri konusunda sanatçı şunları anlatmaktadır: “Zaten ben onu yapmak istiyordum. Ben öyle bir heykeltraş değilim. Büyük heykeller yapamam. O yüzden de biblo yapayım dedim. Bibloyla ne yapılır? Bozacı, şıracı gibi seriler yapmayı amaçladım. Başaramadım. Sümerbank Yıldız Porselen Fabrikası’nda çalıştım. Ancak oradakiler beni yadırgadı. Yaptığım bibloları kırdılar. Tulumbacıları yapabildim, reisiyle tulumba takımıyla, Mısırcılar, sakalar gibi şeyler ürettim. Güreşçileri, yağlı güreş yapanları yaptım ama grekoremen güreşi sevmem, yağlı güreşin ritüelini, annesini ve adabını severim”.

 

Cihat Burak ve seramikleri dendiğinde, aslında ilk akla gelen onun kuş evleridir. Kuş evleri konusunda şöyle düşünür Cihat Burak: "Osmanlı'da kuş evleri vardır. Osmanlı mimarları buna ihtiyaç duymuşlardır. Çünkü onlar için kuş bir ilahi varlıktı. Çamur işine bayılırım ben. Kuş evleri, kuşhaneler yaptım. Kuşa benim sempatim vardır." Ece Ayhan'ın kendisiyle yaptığı söyleşide, Nilgün Marmara'nın "marjinal kargalar"ını hatırlatması üzerine de naif bir yanıt verir Cihat Burak: "Bak kargaları severim, kuştur. Kınalı kekliği de."

"Bir kedinin resminin cetvelle yapılabileceğini düşünemiyorum. Ayıptır, benim vicdanım elvermez."

Seramik üzerinde yoğunlaştığında da, bu kuş evlerine kendi yorumunu katmaya başlar, Cihat Burak. Sedat Hakkı Eldem'in "Taşlık Kahvesi"ni, Laleli'deki III. Mustafa Türbesi'nin kuş evini, Beylerbeyi Sarayı Deniz Köşkü'nün kuş evini kendince yorumlar, yine düş gücüne ve zihninin kıvraklığına yer vererek. Zihninin kıvraklığı, onun sanatının da "kıvrak" olmasının başlıca nedenidir. Mimarlığı yaşamak için, resmi ise, daima sevdiği için yaptığını her fırsatta dile getirmiştir.



Seçtiği konular arasında Beyoğlu’nun meyhaneleri ve bu meyhaneleri dolduran kentliler, ecinniler, başbakanlar, halk ozanları, şairler, harf mamulleri oldukça zengin bir çeşitlilik içindedir. Cihat Burak’ın bu konu ve anlatım çoğulculuğunu belirleyen unsurlardan biri de onun yetkin bir hikâye yazarı oluşudur. Sanatçının kaleme aldığı hikâyelerde gerçekle fantastik unsurlar iç içe geçmiş bir örgüyü oluşturmaktadır. Bu kurgusal yapı Burak’ın resimlerinde de açık bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Bu kurgu içinde her türlü form deformasyonuna, bir bina süslemesinden alınan bir ayrıntıya, bir minyatürden alıntılanan Osmanlı kalyonuna, Bektaşiliğin teslim taşına, 1974 model Murat 124’ün sürücü paneline kadar uzanan zengin bir görsellik vardır.



“İnsanın ayağı yere basmalı, bunun için de resminin temellerinini kendi kültüründen almalı. Bu, Batı’nın yaptığını kopya etmek yerine, geçmişin mirasından yararlanan orijinal olacak bazı şeyler çıkartmaya galiba yarıyor. Halk resminin, bunları yapan ressamların yaptığının aynını yapmak aklımdan geçmedi. Ama onları düşündüm. Malik Aksel’in Türk Resimleri adlı kitabı beni etkiledi. Çocukluğumda Langa’da bir dede vardı. Karagöz çizerdi, küçücük bir dükkânı vardı. Gemi resimleri de yapardı. Suluboya ya da guaş tekniğiyle, Kartona yaptığı Karagözleri kırk paraya satardı”.

Sanatçının kullandığı teknikler seçtiği konular kadar zengindir. Yağlıboya, suluboya, pastel, serigrafi gibi teknikleri başarıyla kulanmıştır. Sanatçının anlatım alanındaki ustalığını, birbirinden farklı olan bu teknikleri becerisinin sınırlarını zorlamadan kullanabilme yetkinliğinde de görmek mümkündür.




Şair'in Ölümü

Atatürk, Fatih Sultan Mehmet gibi ünlü kişileri konu alan resimlerinden en dikat çekeni, göğsüne bir demet çiçek saplanmış olarak Nâzım Hikmet’i betimlediği “Şairin Ölümü” adlı yapıtıdır

 "Şair'in Ölümü" resminin düşüncesinin nasil ortaya çıktığını net olarak ortaya koyan bir belge Cihat Burak arşivinde yoktur. Onun yaşamdan gerçekleştirdiği desen notlamaları veya ilgisini çeken fotograflardan yola çıkan yaklaşımlarının ipuçları bu resmin ana kompozisyonu için yoktur.Ressamın ilgisini çeken ve onu heyecanlandıran görsel ve düşünsel öğelerin özgün bir kompozisyon ve kurgu ile sonuçlandırılması, resmin çarpıcılığının kaynağıdır denebilir. Bu unsurlar; 68 olayları, Nazım'ın 5. ölüm yıldönümü nedeni ile gündeme gelmesi, şairin"Bahtiyarım"... ve "Memleketim" diye biten mısraları, Şadi Alkılıç'ın düşünce suçundan mahkum olması, daha önce gerçekleştirdiği "Hafızın Kabirleri" yapıtı Nazım'ın cezaevinde yaptığı çiçek resmi motifi, sol düşünce ve barış ile özdeş güvercin motifi olarak sıralanabilirler.

"Şair'in Ölümü" aslında 68 olaylarının ve "Şairlerin boşuna ölmediklerinin" de resmidir.



Resim çizerken dünyadan aldığı tüm algıyı resmin konusuna ekler mesela o anda televizyonda çingeneler varsa birden resim içindeki temalardan birisine dönüşürler. Nü resimdeki güzel bayanın çıplaklığının etkisi bile iki sevimli kediyle dengelenir. Üstelik kedilerden birisi, bir koltuk arkasından neredeyse el sallamaktadır. Öyküleri ve olayları güzel anlatan, nüktedan, hayatın komik ve dramatik yönlerini iyi algılayan biridir. Aynı zamanda tam bir hayvan sever ve doğa dostudur.



Cihat Burak, şüphesiz ki bir İstanbul ressamıydı. Yine “Üvercinka” şairinden iz sürersek, “İstanbullu ve perili”. Fakat hangi periler? Yarım yüzyıl önceki İstanbul yaşamasında, ‘perili ev’ler, ‘perili köşk’ler saltanatlarını hâlâ koruyordu. Bu evlerin, köşklerin perileri, masalların göz kamaştırıcı perilerine pek benzemez. Bir ecişbücüşlükleri, korku salışları söz konusuydu. Cihat Burak’ınkiler de biraz öyle. Ama korku salışlarına nice nice sevimler kondurulmuş!

Kitapları

-Cardonlar
-Yakutiler (1992 Yunus Nadi Öykü Ödülü)
-Zenci Kalınız!



Ödülleri

1964 Paris’te Deniz Muharebesi Hayal Donanma adlı çalışması ile Bronz Madalya
1964 Paris’te Utrillo Armağanı Sergisi’nde Gümüş Madalya
1982 Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü İstanbul
1991 Plastik Sanatlar Derneği Onur Ödülü


Cihat Burak:Bir Portre İçin Taslak / Ferit Edgü

Çok yönlü sanatçı olgusunun, XX. yüzyıla özgü olduğu sanılır genellikle.

Ülkemiz için doğru bir kanı: Şairleri bile, roman, öykü, deneme yazmaya XIX. yüzyılın sonlarında başlamışlardır. Oysa, çok yönlü sanatçı, aslında Avrupa Rönesans’ının ürünüdür. Rönesans sanatçılarının büyük bir çoğunluğu, yalnız resimle ya da yontuyla yetinmezler, şiire, geometri ye, mimarlığa ve doğal bilimlere el atarlar. Ortaçağ’ın yarattığı susuzluğun sonucudur bu.

Aydınlanma çağında, ressam resmini yapar, şair şiirini yazar, bilgin bilimini yapar. Çok yönlü sanatçı tipi, XIX. yüzyıla değin, hemen hemen silinir. XX. yüzyılda, Rönesans’taki yoğunlukta değilse de, yeniden ortaya çıkar.

Burda, şaşırtıcı bir çelişki vardır. XX. yüzyılın bir niteliği de “uzmanlık”tır. Ana bilimler bölünmüş, yepyeni yan bilim dalları doğmuştur. Oysa sanatçıya, kendi öz uğraşı çoğu kez yeterli olmamıştır. Picasso bir oyun yazar. Klee ve Kandinski’nin kuramsal. yazıları bir estetikçinin denemeleri niteliğindedir. Michaux hem şair, hem ressamdır. Corbusier sabahları ressam, öğleden sonraları mimardır. Giacometti’ye yontu sanatının üç boyutu yetmez. Renge ve çizgilere gereksinme duyduğu için olsa gerek, desenler ve tablolar yapar. Dubuffet resminin dışında çevre düzenlemelerine, anıtlara, mimari yapılara ve yazmaya yönelir.

Mimarlık öğrenimi görmüş ve yıllar boyu bu uğraşını sürdürmüş Cihat Burak’a gelince... Onun hiçbir mimarlık yapıtını bilmiyorum. Ama onun, her zaman bir mimar olarak yaşadığını biliyorum. Mimar, ressam ve yazar olarak. Üçü aynı anda. Sanatın bu üç dalında da özgün bir sanatçı karşı karşıyayız.

Mimarlığım bilmediğime göre, iki demem gerekiyor, ama ben gene de üç diyeceğim; Şu nedenle: Resimlerinin büyük çoğunluğunda mimarlığının izleri yok. Öykülerinde de ne mimarlığının, ne ressamlığının izleri var. Ama her resminde, her öyküsünde, birbiriyle çelişmeyen, hatta birbirini bütünleyen öğeler var.


 

Örneğin, “Cardonlar”daki birçok öyküde, fantastik, gerçeküstücü nitelikler ağır basıyor. Bu öğelerle. birçok resminde karşılaşıyoruz. Gerçeklik, dış dünya, kişisel bir “humour” ile biçim değiştiriyor. Böylece, gerçeklik, sanatsal bir gerçeğe dönüşüyor.

Birçokları Burak’ı saf, “naif” bir sanatçı olarak niteliyor. Saflığına saf, ama “naif” değil.
Kendisi “naif” olmayan bir sanatçı, “naif” bir sanat dilini seçebilir mi? Kuşkusuz seçebilir. Üstelik bu, sanatsal bir oyun da olmayabilir. Cihat Burak’ta. olduğu gibi. “Naif” sanatçının başlıca iki özelliğini (şaşırmak ve dalga geçmek) hem yaşamında, hem yapıtlarında sürdürür gibidir, Burak. Marquez’in bir konuşmasında değindiği yaratıcılığın kaynağı, önünde sonunda, her zaman gerçekliktir” sözü sanki ressam / yazar Cihat Burak için söylenmiştir. Onun resimleri ve öyküleri birer fantezi değil, kaynağını gerçeklikten alan, ama düş gücüyle bu gerçekleri aşan olağanüstü yapıtlardır.

Olağanüstü.. - Çünkü her yapıtı olağanı aşma ve bizlere yepyeni bir dünyanın kapılarını açma isteminin sonucu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.