5 Aralık 2013 Perşembe

Basel ve ne yazık ki biz...



2008 yılında müzik eğitimcileri adına düzenlenen bir seminer için İsviçre'nin Basel kentine gitmiştim. Kendi mesleğim adına gerçekten son derece verimli bir 15 gün geçirirken, başka konularda da ufkumu açan bir yer olmuştu Basel. Çok büyük bir yer olmamakla birlikte hemen her konu da keyifle yaşayabileceğin bir kent olmasının dışında Basel benim için çok farklı bir anlamda da yer etti.

Bu kente adımımı atar atmaz dikkatimi çeken en önemli faktör şehrin içinde özel araçta dahil olmak üzere hiç bir aracın olmamasıydı. Halkın ulaşımı hiç bir şekilde aksatılmadan toplu araçlarla yapılıyordu. Tabikii bu toplu ulaşım araçlarında ayakta seyahat etmenizi gerektirecek bir durumda söz konusu değildi. Her üç dakika da başka bir araç geldiği için sorunsuz bir şekilde gitmek istediğin yere ulaşabiliyordun.

Eğer bu araçları kullanmak istemiyorsan bisikletini kullanabileceğin yerler de düzenlendiği için şehrin içinde kelimelerle anlatılmayacak bir sessizlik hakimdi.



Dikkatimi çeken diğer bir konu ise yaşlı insanların en temiz giysilerle hemen her yerde olmalarıydı. Gençler her yerdeki kendilerine özgü kıyafetlerle dolaşırken buradaki yaşlı insanların sanki aralarında söz birliği etmişcesine son derece şık bir şekilde sokakları doldurması gerçekten şaşırtıcıydı. Yaşlıların yüzlerine yansıyan mutluluk  hemen herkese gösterilen tebessümle dışarıya yansıyordu.

Kendi ülkemizde olsak bu yaşta kimsenin sokağa çıkmayı bile göze alamadığı bir zaman diliminde Basel'li yaşlılar hala gençmiş gibi el ele göz göze heryerdeydi.

Ama beni en çok şaşırtan şey ise; bu denli bir refah ortamında dahi sakat insanların sayısındaki fazlalıktı. Sanki bir zıtlık oluşturuyordu. Ne kadar ileri görüşlü olursan ol, veya bazı çalışmaların içersinde de olsan kendi ülkenin gerçekleri öylesine hücrelerine işlemiş ki ilk anda gözüne çarpan bu özellikler karşısında şaşırıyorsun.

Daha sonra tanıştığım biri sayesinde bu şaşkınlığım gececek ve Basel'lilere karşı duyduğum hayranlık artacaktı.



Benzer özelliklerimiz de vardı. 2008 yılı avrupa futbol kupasının İsviçre'de yapıldığı yerdi ve doğal olarak İsviçre'nin hemen her yeri futbolu anımsatan görsellerle doluydu. Ve onlar da futbolla yatıp kalkıyorlardı. Basel'liler ise minik bir yerde toplanıp televizyondan maçı izlemek yerine tüm halkın bir araya gelerek dev bir ekranda futbol keyiflerini sürdürecekleri mekanı da hazırlamış olmaları sebebiyle hayatımda ilk defa bir futbol karşılamasını izlemekten ben de keyif alacaktım. Final maçını Basel halkıyla birlikte Ren nehrinin kenarında kurulan dev ekranda izlemek gerçekten güzeldi.

Kent küçük olmasına rağmen insanı insan yapan her değeri bulabileceğin etkinliklerle doluydu. Müzeler, Sergi Salonları dünyada iz bırakmış sanatçıların eserleriyle doluyken Türkiye'de görmediğim bir çok sanatçının eserlerine yakından bakmak , onlara dokunmak keyfini de yaşattı bana.

  
Rodin'le el ele



Şehrin duvarlarında yapılan müzik etkinlikleri de son derece keyifli bir atmosferi ortaya koyuyordu. İzlemek istediğim bir çok sanatçının konser afişleriyle dolu sokaklarından sanat kokuları dağılıyordu.

Dünyanın dört bir tarafından gelen müzik eğitimcileri ile müzik eğitimi üzerine birbirinden değerli fikirler edinip, farklı kültürdeki insanlarla tanıştıkça mutluluğum katlanıyordu. Basel' de tanıdığım bir insanı ise ömrüm boyunca saygıyla hatırlayacağım.

Bu kişi ebeveynleri tarafından terk edilmiş çocukların öğretmeniydi. Turistik bir gezi olmadığından yukarı da anlattıklarımın çok dışında daha da önemli olan bir anıdır açıkcası. Bu okulda gördüklerimi  de asla unutmayacağım. Böyle bir okula gideceğimiz gün doğal olarak "yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var" düşüncesiyle kendi ülkemde olup bitenleri bilmenin bende kazandırdığı kara tabloyla gittim okula.

Hemen her türlü olumsuz koşullar düşünülerek hazırlanmış ve aslında çok ta sade olan bu okulda çocukların kahkahaları karşıladı bizleri. İnsan hakları diye bilinen bir kavramın her yönüyle ele alındığı bir düşünce biçiminin dışarıya yansıyan şekliydi. Çoğu sakat çocuklardı.  Çeşitli nedenlerle özellikle sakat oldukları için sokağa atılan çocukların bir araya getirilerek eğitimlerini yaptıkları bir okul hayal edin. Yaşları büyüdükçe gidebilecekleri başka okullarında olduğunu asla unutmayın. Sakat oldukları için farklı muamele yapılmayıp , sadece fiziki şartları onların koşullarına göre dizayn edilmiş bir yapıyı gözünüzün önüne getirin. Sakat olanlarla olmayanların bir arada kendilerini her konu da ifade edebilecekleri aslında hak edilmiş bir zenginliğin kendilerine yansımış şeklini fark etmeye çalışın.

Okulun yöneticisi Basel kentinin sakatlar düşünülerek yeniden yapılandırıldığını anlattı bizlere. Tıb ne kadar gelişirse gelişsin olumsuz doğumları fark edecek güçte olmamıza rağmen dünyaya gelecek her canlı için dünyanın yaşanılabilir kılınması zorunlu değil, olması gereken bir davranış şeklidir diye söze başladı. Bunları anlatırken , kentlerini ve okullarını tanımlamaya çalışırken anlamsız bir böbürlenme dışında su içer gibi son derece doğal bir davranışı anlatış biçimini sizlere ben kelimelerle anlatamam.

Okuldaki bir günümüz bittiğinde Basel'de bu kadar sakat ve yaşlının bir arada olmasının gerçekliği kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Alış veriş merkezlerinden tutun, oturacağınız en ufak bir kafede bile sakatların rahatlıkla yaşam bulabileceği her türlü fiziki koşul hazırlanırsa bu insanların evlerinde saklanmalarına gerek kalmaz ki zaten.

 Neden neden ? diye düşünme esnasında içimin geçme anı..



Aynı yıl Türkiye'ye döndüğümde sakat arkadaşlarımla birlikte bir zamanlar geleneksel hale getirdiğimiz son Wattabe şenliklerine katılmıştım. Yaklaşık 500 kişiden oluşmuş sakat arkadaşlarımızla birlikte Büyükçekmece Gölünün kenarında binbir zorlukla bir araya gelirken rağmenlere rağmen gönlümüzce bir gün geçirirken bu günün sadece "bir gün " olduğunu hepimiz biliyorduk...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.