3 Mayıs 2014 Cumartesi

Ingmar Bergman-En Passion





Ingmar Bergman, benim için çok farklı bir büyüsü olan yönetmen. Tüm filmlerinde, filmlerini izleme süresi içersinde ; "acaba ne olacak?" sorusunun ötesinde; "ruhuma ne kadar dokunacak" sorusuyla izlediğim bir yönetmen.

Kendine özgü bakışıyla tüm filmleri ayrı güzellikte olan yönetmen 1918 yılında doğmuş olup 2007 yılında hayata gözlerini kapamıştır. Gerçekten dünya sinemasının devlerinden biridir.

İnsanların kendi varoluş sıkıntıları içerisine gömülmelerini,kendilerinden kopuşlarını,insana ait her olguyu son derece yalın bir biçimde filmlerine aktarmış olmasının yanında sinema tarihine getirdiği yeniliklerle de adını asla unutmayacağımız yönetmenlerdendir.

İşte bu filmi bir baş yapıttır diyeceğim bir filmi yok. Hepsi kendi çapında bir başyapıt. En Passion (Bir Tutku) filmin de ise bana göre zirveye ulaşmıştır.

Dört ana karakter etrafında gelişen olayların ötesinde oyuncuların filmin arasında oynadıkları karakterlerle ilgili fikirlerini söylemesi gerçekten inanılmaz bir zeka ürünüdür.

Filmin künyesini vereyim öncelikle;

Vizyon Tarihi: 29 Mayıs 1970
Yapımı :1969 - İsveç
Tür : Dram
Süre: 101 Dak.
Yönetmen : Ingmar Bergman
Oyuncular : Max von Sydow ,  Liv Ullmann ,  Bibi Andersson ,  Erland Josephson ,  Barbro Hiort Af Ornäs
Senaryo : Ingmar Bergman
Yapımcı : Lars-owe Carlberg
Diğer Adı : The Passion of Anna

Filmin kahramanları kendi geçmişlerinden sıyrılamayarak yaşamlarını sürdürürken kendi kurdukları dünyalarında tek başlarınadır. Zaman zaman bu kendi dünyalarından sıyrılmak istemelerine rağmen insanların dünyayı kendi doğrularıyla görmek isteyişi üzerine muhteşem bir baş yapıt.

Nedir insanları kendi doğrularıyla baş başa bırakan nedenler?

Umduğumuz yanıtları bulamayışımız sebebiyle kendi kendimizi korumak adına geliştirdiğimiz bir sanal dünya da her şeye rağmen tek başına yaşamaya devam etmenin nedeni nedir?

Oysa bu kendi kendimize ördüğümüz duvarların arkasında kendi gizlerimizle yaşarken kendi zindanlarımızı ördüğümüzü neden fark etmez insanoğlu?

"Sıcak, neşeli,
hayat dolu olmak istiyorum.

Özgür olmak istiyorum."

dese bile filmin ana karakterlerinden biri kendi kendimize ördüğümüz zindanın duvarlarının kalınlığı karşısında yol alabilir mi?

Özellikle filmin sonundaki itiraf konuşması her şeye bedel;



"Ama bilmen gerekir ki, benim bir duvarım var etrafıma ördüğüm.
Mutlu olsam bile bunu sana anlatamam
Veya gösteremem.

Gözlerinin içine bakabilirim ama senin derinliklerine ulaşamam.
Beni anlıyor musun?
Ben o duvarın gerisindeyim.
O duvarla kapattım kendimi, her şeye.
O kadar uzağım ki her şeye...
sıcak, neşeli,
hayat dolu olmak istiyorum.

Küçük düşürülmekten çok korkuyorum.
Yerin dibine geçmişim gibi oluyor.
Ama o rezilliği ve onunla birlikte yerin dibine batmayı da kabul ettim.
Beni anlıyor musun?

Kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı.
Bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler.
Yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu.
Ben bir ölüyüm.
Hayır, bu fazla duygusal oldu.
Ölü değilim.
Ama haysiyetim olmadan yaşıyorum.
Kulağa saçma ve yapmacık geliyor, biliyorum.

Birçok insan kendine saygısı kalmamış bir hâlde yaşar.
Kalpten yaralanmış, ve üstüne tükürülüp aşağılanmış bir şekilde.
Onlar, yalnızca yaşıyorlardır
başka hiçbir şey bilmezler.

Hem bilseler bile, ona hiçbir zaman ulaşamazlar da.
İnsan hiç, aşağılanmak yüzünden hasta olabilir mi?
Bu, onunla yaşamak zorunda olduğumuz bir illet mi?

Özgürlük hakkında pek çok konuşuruz.
Özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?
Yoksa o sadece aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?

Bu hayatı sürdüremem artık.
Pes ettim.
Artık direnmeyeceğim.
Günler geçip gidiyor.
Yediğim yemekten çıkardığım dışkıdan ve hatta konuştuğum kelimelerden bile zehirleniyorum!

Güneş, uyanayım diye çığlık atar gibi yolluyor ışığını.
Uyku ise sadece beni kovalayan kabuslardan ibaret.
Karanlık; hayaletleri ve anılarımla kulaklarımı tırmalıyor.

Daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi?
En sonunda kabullenip susmuşlar. Oysa onların da diğerleri gibi
gözleri, elleri ve hisleri var.
Hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!
Güneş yavaşça doğuyor ve batıyor.
Soğuklar yaklaşıyor.
Karanlık.
Sıcaklık.
Koku.
Her şey sessiz.
Kaçıp kurtulamayız.

Artık çok geç.
Her şey için çok geç."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.