8 Temmuz 2014 Salı

Kış Uykusu



Yazın ister istemez kendine özgü bir tembellik oluyor ben de. Hemen hemen tüm işleri erteleyerek yaptığım aylardan oluşuyor yaz.

Bu yaz a damgasını vuran sanat olaylarının başında Nuri Bilge Ceylan 'ın "Kış Uykusu" adlı filminin Cannes Film festivalinde aldığı ödülden sonra Türkiye de vizyona girdiği andan itibaren yazılan çizilen haberlerle doldu her yer.

Yazın ben de yarattığı rehavetle yazılıp çizilen herşeye kulak tıkayarak,filmi görmek için gittiğim sinema salonun da gerçekten kış a benzer manzarayla karşılaştığımı ve anormal bir şekilde çalışan klima sebebiyle donduğumu hemen söyleyeyim.

Aldığı ödül falan beni hiç ilgilendirmiyor. Kuşkusuz Nuri Bilge Ceylan kendince bir mutluluk yaşamıştır. Tüm yarışmaları tepkiyle karşılayan ben bu filmin herşeye rağmen nasıl ödül aldığı konusunda soru işaretlerine sahibim. Ya da film de benim göremediklerim nedir?

Başka bir soru daha sormak gerekiyor bana kalırsa: İzlediğim film gerçekten bir filmiydi?

Bana kalırsa bu film  bir tiyatro oyunu olabilirdi. Buram buram filmden öte tiyatro özelliği kokan filmde kış uykusundan hiç uyanamadığımız gerçeğinden başka bende bir iz kalmadı.

Bir film izlerken filmin içinde kaybolmayı severim. Bir seyirci konumunda film süresi boyunca her kahramanla, olayla, mekanla bütünleşme isteği ve filmin sonunda aklımda kalmış sözler, cümleler kısacası bir tat kalabilirse o film benim için unutulmazlar listesine girer.

Bu filmde ise, filmden çıkar çıkmaz hiç bir tadı yakalayamadığımı itiraf etmek zorundayım. Üç buçuk saat gibi uzun bir filmde bir şey asılı kalmaz mı insan da?

Eğer bu süre içersinde kahramanlar, diyaloğun ötesinde kendi monologlarını tekrarlıyor ve ortaya saçılan cümlelerin hiç bir sosyal gerçeklikle bağı yoksa tat tuz bulamazsın.

Kendimi zorlayarak film de anlatılmak istenen düşüncenin ne olabileceği sorusunun yanıtını bulmaya çalıştım ama bu nafile bir çabaya dönüştü.Onca uzun ve bağlantısı olmayan konuşmaların ardında her kahramanın kendi penceresinden verdiği yanıtları düşünerek; acaba ne yaparsak yapalım kendi doğrularımızın dışında her doğruya kulaklarımızı kapattığımız için yalnızız düşüncesini mi vermek istedi diye düşünürken bunun için bu denli anlamsız konuşmalara hiç gerek yoktu bu bir film, görsellikte işin içinde olmalı düşüncesi baskın çıkıyor.

Nevşehir gibi belki de dünyanın en güzel bölgelerinden biri olan bölgede odaların içine hapsolarak ve bizleri de hapsederek film izlerken bir tiyatrodaymış hissini veren bu film büyük bir hayal kırıklığı benim için.

Bunun dışında filmde rol alan her oyuncu gerçekten olağanüstü bir performans göstermiş diyebilirim. Benim için bu filmi niye izledim ki demediğim tek nokta, oyuncuların bu anlamsız monologlardaki olağanüstü başarıları.

Daha bir çok eleştiri yapılabilir ve bu eleştiriler içinde haklılık payını barındırabilir. Eğitim alanım olmadığından daha teknik konulara girmeyip bende ki en önemli olumsuzlukları vurgulamaya çalışıyorum.

Bu arada film de anlamadığım pek çok şeyvar, yani neden buna gerek duyulmuş dediğim.

At sahnesi bunlardan biri , zaten konusu olmayan filmde anlamsız bir şekilde durmakta.Aynı şekilde tavşanın avlanma sahnesinin de film de neden yer aldığını anlayabilmiş değilim. Ama bunları hayvan hakları savunuculuğu yapmak için söylemiyorum. Basın da bu anlamda yer alan iddaayı çok anlamsız buluyorum hatta. Anlayamadığım bu sahnelerin film de neden yer aldığı? Hiç bir şeyle bağlanmıyor ki bu sahneler.

Buna rağmen ben Nuri Bilge Ceylan'ı severim. Çok güzel emekleri de vardır bu sanatın içinde. Bunları ret etmiyor ama içinde yaşadığımız bu ülke de sanatçının hangi anlamda olursa olsun bir yapıt ortaya koyarken aykırı seslere de kulaklarını tıkamayarak bundan sonraki filmlerinde daha dikkatli olması gerektiğine inanıyorum.

Ha ben kim miyim?

Sanatı ve sanatçıyı ciddiye alan sade bir vatandaş sadece.




Dip Not;

Dolandagel'de hazırladığım tüm yazılarda özellikle dikkat ettiğim bir konuya açıklık getirmek istiyorum. 

Eğitim görmediğim tüm konular da o konunun sadece bendeki izdüşümünü ortaya koymayı amaçlarım.Bunu yaparken eleştirmek ya da kötülemek gibi bir niyet taşımadan düşüncelerimi ve duygularımı ifade etmenin dışında başka bir amacım yoktur. Bu izdüşümlerime katılan ya da katılmayan herkese eşit seviyede yaklaşmaya özen gösteririm.

Bu yazı da da çok sevdiğim ve değer verdiğim bir sinemacımızın son filmi hakkında bende oluşan düşünceler aktarılmıştır.Dürüst olmam gerekirse bir hayal kırıklığı yaşanmıştır.Çok samimi söylüyorum Nuri Bilge Ceylan bir müzisyen olsaydı ve bu eser de bir müzik yapıtı olmuş olsaydı cümlelerim çok daha ağır olabilirdi. Eğitim alanım olurdu çünkü. 

Film hakkında farklı düşünenler olabileceğini hesaba katarak asıl yazıyı değiştirmeden bana göre eksik kalan kısımları daha da açmak  istiyorum. 

1) Bu filmde  anlamaya çalıştığım monologlarda, ben buna diyalog diyemeyeceğim monolog çünkü, monologlarda anlatılmaya çalışılan  düşünceler net değil. Herkesin kendi düşüncesini söyleyip karşısındakini dinlemediği ve de aşagıladığı cümlelerde belki kendi pencerelerimizden algıladığımız dünyalarımızda ne denli yalnız olduğumuzu anlatmış olabilir diye düşünürken ben Edip Cansever'i anımsadım. Derki;

"Gökyüzünde iki uçurtma başıboş
yanyanayızdır sadece"

iki dizeyle birbirine yabancılaşmayı anlatıverir.

Devam eder, aslında yalnızlığın tek başınalık olmadığını vurgulayarak yalnızlığın kişinin gelişmesindeki etkilerini ortaya koymak istercesine;

"Her yalnızlık bir çoğulluktur"

bir kaç dizeyle anlatıverdiği bu duygu  bu filmde saatlerce süren bir zaman diliminde vurgulanamıyor bile.

2) Ve bu bölge dünyadan ayrı bir yerdeymişsin duygusunu veren bir yerdir. Uzayda bir yerde gibi hissedersin kendini Göreme'de. Doğa belgeseli bekleyen ve bunu aklına getiren biri mantığıyla yaklaşmıyorum. Böylesine güzel bir doğa içersinde yalnızlığı, kendine yabancılaşmayı zaten bu doğanın içinde yaşarsın. Ve uzun monologlara hiç gerek duymadan bu muhteşem görsellikle bu duyguyu doğru diyaloglarla görselliği de kullanabilseydi tadından yenmezdi bu film.

Ki fotoğraf yeteneği olan bir kişi bunu nasıl göremez ve kullanamaz diye aklıma takılmış durumda.

3) Filmin başı gerçekten doğru başlıyordu, o muhteşem görsellikte benim "alacakaranlık" dediğim Aydın'ı o tek başınalığıyla o zengin görselliğin içerisinde giydiği siyah paltosuyla şiir gibi veriyordu. Konuşmaya başladıkları andan itibaren doğru konuşmalar olmadığı için yok oldu o büyü.

Filmin afişi yeter bir çok şeyi anlatmaya. Görselliği kullanmak budur ve devam edebilmeliydi, edemedi...

4)Senaryo o kadar kötü ki hafıza güçlüğü çekmeyen kişi de bile bir alıntı kalamaz filmde

Filmden iz kalması replikleri hatırlamak değildir. Duyduğun sözcüklerin seninle bütünleşmesidir.Gördüğün görselin ruhuna dokunmasıdır. Arkadan gelen bir müziğin an ile seninle "bir" olmasıdır.

Bunların hiç biri yok ne yazık ki.

5)İçinde yaşadığımız ve geldiğimiz noktada kendini aydın yerine koyarak  ahkam kesenler bir süre sonra sistemle bütünleşerek kendi dünyalarını kurdukları bir zaman diliminde yaşıyoruz. Sağımız solumuz bu Aydın gibi insanlarla dolu. Hiç yabancısı olmadığımız bir karakteri inanılmaz güzel ortaya koymuş Haluk Bilginer. 

Ancak bir yönetmenin bu çok iyi bildiğimiz karakterleri ortaya koyarken eleştirel bakış açısını da ortaya koyabilmesini ben beklerim ama böyle bir eleştiri filmde yok.

6) Yeşilçam filmlerine eleştiri yapanlar ortaya koyduklarıyla yeni bir bakış açısı da koymak zorundadır. Bu yeni bakış Nuri Bilge Ceylan'ın diğer filmlerinde var. Ama bunda yok. Fakir ama gururlu genci yansıtan Nejat İşler'in şömineye paraları atma sahnesi Yeşilçam filmlerine bir gönderme miydi anlayamadım.

Eğer böyleyse buna hiç gerek yok. Tam tersine günümüz koşullarıyla değişen tüm erdem ve ahlaklarımızı ortaya koymayı planladıysa Nejat İşler'in o parayı cebine atması  çok daha gerçekçi olurdu. Ve işte o zaman bir Türk izleyicisi olarak benim gözümde festivalde ödül alma gerçeğini bana yaşatırdı. Açıkcası böyle bir sahne olsaydı ben ayakta alkışlardım.

Buna rağmen bu değişen erdemlerin yok olmamasına inanmak isteyen ben için o sahne beni tek etkileyen sahneydi. Artık bu davranışın bir ütopya olduğunu bilmeme rağmen. 

Üstelik bu sahne Yeşilçam filmlerine bir göndermeyse bu filmin şimdiki zamanda yaşarken  Yeşilçam filmlerine benzer taraflarıyla Yeşilçam filmlerini hiç aratmadığını da eklemek zorundayım.

7) Şöyle ki;

Bu film kurgusuyla uzun ve bitmeyen kış uykusundan bir türlü uyanmak istemeyen Türk aydınını alacakaranlık eski solcu yeni sağcı libarellerin önyargılarının doğruluğunu ortaya koyan bir film. Buna eleştirel bir bakış açısı yada bu anlamda bir monolog yok ne yazık ki. Halk ta tam anlamıyla eski roman karakterlerimiz de olduğu gibi bu feodal yapıya sesini çıkaramayan topluluk olarak ortaya konulmuş.

Eski köy romanlarımız da ya da filmlerimizde kötü ağa nın yerini Haluk Bilginer oluştururken, ona boyun eğen ve sesini çıkaramayan halkı da köy imamı ve hizmetindeki kişi canlandırıyor. Baş kaldıran ise önce çocuk, sonrasında tipik Yeşilçam hareketiyle Nejat İşler

Oysa bu halk bir çok anlamda değişti. Günümüz koşullarını hiç ama hiç ortaya koyamayan bakış açısına gülümsüyor ve çok ciddiye alamıyorum. O halk mutludur unutmayalım.

8) Oyuncular kendi karakterlerini ustalıkla ortaya koyarken tüm karakterlerin görmek istemediğimiz çünkü göre göre bıktığımız bu karakterlerin yıllarca kendi egolarını tatmin etmek için yaptıkları ipe sapa gelmez konuşmaları bir de filmde izlemek benim yaşımdakiler için katlanılmazdır.

Bu konuşmalar bitirmiştir bizleri.

Keşke bu konuşmalar da bir öz eleştiri olabilseydi o zaman dikkat çekici olurdu. Sadece filmin sonunda Haluk Bilginer'in iç sesiyle yaptığı konuşma bir öz eleştiri özelliği taşısa da oldukça güdük kalıyor.

9) Ben bu filmde temel bir amaç bulamıyorum, temel bir felsefe hiç yok. Film de duygu yok, ya da ben yakalayamadım nasırlaşmış belki de yüreğim.

10)Sonuçta bu bir film dediğim gibi tiyatro eseri değil. Bir tiyatro eseri gibi uzun monologlarla bir şeyler anlatmaya çalışmak ve bunu yaparken yine üstüne basarak söylüyorum mekanı yanlış kullanmak, görselliği hiçe saymak filmi çok daha anlamsız hale getiriyor.


3 yorum:

  1. Eleştirilerinize bir çok noktada katılıyorum, ama filmin bir teması var idi. Aydın karakterinin gerçek ile arasındaki mesafeyi kapatabilme çabası.Bu en sık gördüğümüz insanlık durumu. Bunu estetik olarak ifade edebilmek, izleyenlerde farkındalık yaratmak zaten bu filmin görevini yerine getirmesi için yeterli değil mi ?

    YanıtlaSil
  2. Aydın karakteri bu filmde önemli olmakla birlikte yukarı da da belirttiğim gibi sistemle bütünleşen, arada sırada belki bu anlamda minik hazımsızlık duyan biri olarak sisteme yapılması gereken eleştiriyi yapmaktan çok uzak. Tam tersine kış uykusundan uyanmak istemeyen eski sol yeni sağ libarel bakış açısının doğruluğunu ön plana koyduğu için çok daha fazla eleştiriyi hak ediyor.

    Keşke sizin de belirttiğiniz gibi Aydın karakterinde gerçek ile arasındaki mesafeyi kapatabilme hamlelerini içeren diyaloglar olabilseydi. Ben bunu pek göremedim somut olarak. Somut olarak gördüğüm şeyler sistemle barışık kişileri çoğaltma düşüncesi üzerinde yoğunlaşır diye düşünüyorum.

    Sistemin eleştirisini yapabilen kişiler kuşkusuz Aydın karakterini acı bir tebessümle izlerken, çoğunluk bana göre ne yazık ki sizin ifadenizle farkındalık yaratma çabasını filmde göremeyeceklerdir diye düşünüyorum.

    Ancak filmi çöpe atmıyorum:) Nuri Bilge Ceylan çok daha iyisini kesinlikle yapabilirdi bu sebeple kabulde zorlanıyorum.

    YanıtlaSil
  3. İyi bir izleyici bulmak iyi bir yönetmen bulmaktan daha zor.Ama bu yönetmenin sorumluluğu olduğunu düşünmüyorum.Yönetmen gördüklerini paylaşabileceği insanlara ulaşma ümidi ile bunca yükün altına giriyor.
    Aydın karakterinin gerçekle arasındaki mesafeyi kapattığını sadece eşi ile olan ilişkisinde final sahnesinde fark ediyoruz. İç ses.Eşi pencerede. Karakter belki bundan sonra sistem ile bazı sorunların farkına varabilir, açık uçlu.
    Sistem ile ilgili bir sorunu olmaması ama onu bunu diğer insanların hayatınıa derinlemesine anlamadan eleştirebilmesi yazar/yönetmenin bu karakteri eleştirdiği konu. Şöyle ki ;
    " Sınıfları tarafından avlanan insanlar da yatarlarmış kış uykusuna.
    Sözgelimi bir Aydın vardı. Dediğine göre kötü bir çocukluk geçirmiş. Daha sonra babası bir şekilde zengin olunca zor günleri geride kalmış. İyi bir eğitim almış ve tiyatro oyuncusu olmuş. Ailesi başlarda onun çok ünlü biri olacağını düşünmüş ancak hayal kırıklığına uğramışlar. Çünkü Aydın hiçbir zaman vasatı aşamamış. Başarısızlığını unutmanın ve unutturmanın yollarını aramaya başlamış. Kendinden genç ve güzel bir kadınla evlenmiş. Taşraya, taşranın küçük başarılarına ve babasından kalan servete sığınmış. Ülkenin vasat tiyatrocusu iken bölgenin hatırı sayılır eşrafı ve sözü dinlenen entelektüeli olmuş. Özgüveni yerine gelmiş çünkü rakipleri dişine göreymiş. Burada istediği kişiyi çiğneyebilir, sıkıldığında da tükürebilirmiş. Her ne kadar küçük de olsa, bu dünyanın efendisiymiş. Efendiymiş ama iki şeye müptela imiş. İlki insanları aşağılamak, ikincisi de alkışlanmak. Aşağılayacağı insanları bulmakta hiç zorluk çekmemiş. Ancak bu dünyada ona hayran olan, onu gerçekten seven, erdemli ve değerli gören kimsesi yokmuş. Ne karısı, ne de kardeşi ne de başka bir insan… Bu hayata dayanamadığı için kış uykusuna yatmış.
    Sonra bir de Nihal vardı, Aydın’ın genç ve güzel karısı. Ömrü boyunca çalışmamış, kocasının ona sunduğu maddi imkânların ve sosyal statünün bedelini kendini var edebileceği meziyetleri kazanamayarak ya da kaybederek ödemiş ve Aydın’ın habis hayatının basit bir aparatı haline gelmiş. Yıllar sonra boşlukta yüzmeye başladığını anladığında ise var oluşunu hissedebilmek için kendini hayır işlerine adamış. Böylelikle hem hayatına bir anlam katacağını hem de yoksullara yardım edeceğini düşünmüş. Kendisinin kazanmadığı paralar ile yoksulluğa savaş açmış. Kocası, onun kendini yeniden var etmeye başladığını hissedince duruma müdahale etmiş. Nihal çok üzülmüş, yanlış anlamayın yardım edemediklerine değil; kendine üzülmüş en fazla. Var olamayacağı ancak vazgeçemeyeceği bu hayatın ancak bir kış uykusuyla mümkün olabileceğini düşündüğü için kış uykusuna yatmış.
    Ve Necla...
    Kış uykusu, soğuk ve kurak mevsimlere karşı koyabilmek için canlı varlıkların yapısında görülen olayların tümü olarak tanımlanır. Kış uykusu esnasında hayvanlarda vücut sıcaklığı normalin altına düşer ve kalbin atım sayısı azalır. Bütün canlılar kış uykusuna yatmaz. Ama kış uykusu kış aylarında ya da genellikle iklim koşullarının elverişsiz olduğu dönemlerde, omurgalı ya da omurgasız ayırımı olmadan birçok canlıda görülür.”(Vikipedi/Kış Uykusu tanımı)
    Sınıfları tarafından avlanan insanlar da yatarlarmış kış uykusuna.Bu avcıların kurbanları diğer kurbanlarından farklı bir hayat yaşarlarmış. “Yaşarlarmış” diyorum çünkü onların ne etleri yenir, ne de kürkleri sergilenirmiş. Onlar ki ömür boyu o sınıfta yaşamaya mahkûm edilirlermiş.
    Kış Uykusu filmini izlemek biraz da bu mahpushanenin içinde gezinmek, gezinirken de soğuktan, duvarlara yansıyan gölgelerden, derinlerden gelen anlaşılmaz çığlıklar, iniltiler ve kahkahalardan ürpermekti benim için. Saatlerce dolaşmama rağmen ne bir gardiyan gördüm, ne de kilitli bir kapı. Yalnızca sancılar içinde debelenip duran, “kaderlerinin” kurbanı insanlar vardı.
    İnsanın Sınıfı İnsanın Kaderidir.
    " Özgür Akın Oto 15.06.2014

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.