12 Aralık 2014 Cuma

The Turin Horse



 1955 Macaristan doğumlu sinema yönetmeni, yapımcı ve senarist.

Hakkında çok şey söylenebilecek bu sanatçı yaptığı her film ile beyinlerimizde derin izler bırakabilmeyi başarabilmiş, modern sinemanın gerçekten kurtarıcılarından biridir.

Bir çok filmle başarılarını sürdüren sanatçı Torino Atı adlı filmle jübile yaptığını söylemiştir.

Bu film ise 2011 yılında Berlin Uluslararası Film festivalinde iki ödül birden almış bir filmdir.

Tek kelimeyle inanılmaz etkileyici bir filmdir diyebilirim.

30. İstanbul Film festivalinde de gösterilen bu film Nietzsche’nin 1889’da Torino’da kırbaçlanan bir atı boynuna sarılarak kurtarmaya çabalamasıyla başlar.

Bilindiği gibi Friedrich Nietzsche, 1889’da Torino’da yürürken bir fayton sürücüsü ile karşılaşır. Faytoncunun tüm baskılarına rağmen hareket etmeyi reddeden atı sahibi öfkeyle kırbaçlar. Atın bu kırbaçlanma durumu esnasında  Nietzsche bir anda faytona atlar ve hüzünle atın boynuna sarılarak ağlamaya başlar. Bu olayın sonrasında evine kapanır ve önce günlerce sürecek olan bir katotoniye maruz kalır. Ardından ölümüne dek devam eden suskunluğu başlar.

Film ise bu olaydan sonra at ve atın sahibinin başına neler gelmiş olabileceğini kurgusal bir düzlemde bizlere sunmaya çalışır. Ve bunu yaparken içinde yaşadığımız dünyada yaşamlarımızla biteviye aynı şeyleri tekrarlama esnasında yaşadığımız tüm duyguları inanılmaz güzel bir teknikle kendi kurgusunda bizlere sunar.



Film de 6 gün vardır ve bu günler birbirinin aynısıdır. Filmin ana karakterini oluşturan aynı evde yaşayan baba ve kızı arasında hemen hemen hiç bir diyaloğa rastlamayız. Tüm duygu ve düşünceler bir odanın içerisinde dışarıdan gelen rüzgarın sesi ve arada ortaya çıkan atmosferle  uyumlu inanılmaz güzel müzik arasında geçer.

Filmin müziklerini yapan  Mihály Vig gerçekten son derece başarılı bir iş çıkararak müziğe de bir karakter oyuncusu görevi vermiş gibidir.Aynı şeyi durmaksızın devam eden rüzgar sesi için de söyleyebiliriz.

Tüm günler boyunca sürekli aynı işleri yapan ve bunu yaşamsal bir döngü içerisinde kabul eden baba kızın kapılarını çalan bir kişi de yoktur. İkinci günde kapılarını çalan komşuları vasıtasıyla filmde tek uzun diyalogların yapıldığına şahit oluruz.

Komşu Bernhard olup bitenler hakkında bilgi verse dahi bu cümleleri baba tarafından pek ciddiye alınmaz.

Yaşam aynı döngüsel biçimde evlerinde hüküm sürerken filmdeki en etkileyici metaforlardan biri olan Ağaç Kurtlarının  seslerinin hiç çıkmadığıyla ilgili diyaloğun ardından günlük rutin içerisinde atın her şeye bir karşı duruş sergileyerek  önüne konan yemi yemediğine ve suyunu içmediğine tanık olurken  babanın günlük yaşamında yapmak istediği şeylere karşı bir duruşu da izleriz.

Çok fazla diyalog olmasa da filmdeki hemen her sahne de Nietzsche'ye ait izler görebilmek mümkündür. Üstelik cümlelere hiç gerek duymadan sadece ortadaki atmosferle bunu verebilmek bence çok büyük bir başarıdır.

Günler aynı sıradanlıkla devam ederken beşinci günde kuyudan su almak için evlerine gelen çingeneler kızın onlarla beraber gelmesini istemelerine rağmen bu kız ve baba tarafından ret edilir.

Günler geçtikçe atın ve baba kızın hayattan bezmişlikleri çok daha çarpıcı olarak aktarılır.Sonunda baba bir çıkış yolu bulabilmek için gerekli eşyaları alıp yola koyulmaları gerektiğini söyler.

Yaşamın anlamsız döngüsünden çıkış için son hamledir bu.Bir adım öteye geçebilmek için yapılan bu hareketin de işe yaramadığını baba kızın evlerine geri dönüş sahnesiyle anlarız.

Ancak bundan sonra her zaman ki döngüsel hareket içerisinde yaşayabilmek olası olacak mıdır?

Yoksa hiç bir şey değişmez ve her şey kendi tekrarını mı oluşturur?

Bilmem, filmi izleyin derim ya da Nietzsche'yi gerçekten iyi anlayabildiyseniz bunun yanıtı bilinmektedir ancak bir de görsel olarak izlemek hafızalarda farklı bir etki bırakıyor.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.