20 Temmuz 2015 Pazartesi

Yarasanın Ölümü




Her yaz sıcaktan bunalmış olan ben bu sene havaların garipliği sayesinde tam istediğim gibi bir yaz tatili geçirmekteyim. Kuşkusuz sivrisinekler de olmasa mükemmel bir tatil olacak ama bu kadarına can kurban diyerek günlerimi kitap okuyarak ve bol bol müzik dinleyerek geçirmekteyim.

Kedimiz Pakize'nin geçen gece hava sıçrayarak yaptığı hareketlerin kaynağını öğrenmeye çalışırken salonda uçan bir yarasının varlığını fark ettim. Yaklaşık kanatları arasındaki mesafe 10 santim olan kuşkusuz bir yavru yarasa konuğumdu. Kedilerin doğasındaki avcı ruhu nerede olursa olsun yok olmuyor. Yarasa eğer bir yere konacak olsa Pakize'nin hışmından kurtulacak gibi gözükmüyordu. İnanılmaz bir dikkatle yarasanın uçuşunu takip eden Pakize tavana kadar sıçrama yeteneği olmadığı için başarısız oluyordu ama ondaki sabra da hayran olacaktım ilerleyen zaman içerisinde.

Işıkları kapatarak karanlıkta geldiği yerden çıkmasını beklemek gibi bir eylem içerisinde aynı zaman da Pakize yi kontrol ediyordum. Yarasaların filmlerden edindiğimiz bilgilerin dışında insanlara zararlı olmadığını hatta tam tersine etraftaki sinek böcek türü şeylerle yaşamlarını sürdürdükleri için dışkılarının gübre olarak  özellikle organik tarım yapan kişiler için çok değerli olduğunu biliyordum. Yarasamız karanlıkta uçmaya devam ediyordu ve ne yazık ki çıkış yolunu bulamıyordu. Sonun da ışıkları açarak beklemeye devam ettim. Nihayetinde yorulan yavrumuz balkon kapısının en üstüne konuverdi. Pakize kapıya da tırmanamadığından kapının önünde pür dikkat yarasayı izliyordu. National Geographic'in canlı ve bizzat salonda geçen belgeselin sonu  ilginç olmaya başlamıştı.

Uçarken yaklaşık 10 santim boyutlarında olan yarasa konduğu andan itibaren kanatlarını nereye ve nasıl çekti bilemiyorum ama minicik bir çıkıntı haline dönüştü. Hemen hemen 3 santim uzunluğunda ya vardı ya yoktu. Kapıya konmasını fırsat bilerek kapıyı yavaş yavaş iterek balkondan uçması gibi bir düşünceyle hareket ederken Pakize'nin avcı hareketleri sebebiyle kapı hızla kapanmak zorunda kaldı ve yavru yarasa ne yazık ki kapının arasında can verdi.

Bir an olduğum yerden kıpırdayamadım.

Uçarken kanat çırpınışları bile duyulmayan yarasanın yaşamı gecenin bir vaktinde kapanan kapı sesiyle son bulmuştu.

Birden Urartu'lar döneminden kalma Van'daki evim aklıma geldi. Soğuk bir kış gününde kiralamak zorunda kaldığım avluya bakan dört evden biriydi benim ki. Topraktan yapılmış evin hemen her yeri dökülüyordu. Çaresizlik içerisinde burada yaşayabilir miyim diye düşünürken, avluya gelen kadınlar ellerindeki kovalara doldurdukları kar ile evi temizlemeye başlamışlardı, henüz "evet" bile dememişken. Deterjan dışında evin içine yığılan karlarla çalı süpürgeler eşliğinde bir çırpıda bembeyaz renkten griye sonra siyah renge dönüşen renklerin arasında evi temizlediler. Hayret  içerisinde olup biteni anlamaya çalışırken yine evlerinden getirdikleri evlerine ait kullanılabilir bazı eşyalarla bir çırpıda evi yaşanabilecek duruma soktular. Salonun bir kenarına dizdikleri tezeklerin arasında tek başıma kaldığımda annemin can dostu Sevim teyze gelmişti aklıma. Sevim teyze Van'a tayinim çıktığını öğrendiğinde; "üzülme " demişti bana. "Üzülme, perdelerini kapattığında olmak istediğin yerdesin"

Perdeleri kapattığım da hiç bilmediğim bir yerde sadece yalnızlığımdaydım.

Tavanı naylonla kaplı, tuvaleti dışarı da, mutfağa benzer yerde sular donduğu için her türlü ihtiyacını avludaki çeşmeden görmek zorunda kaldığım, banyo olarak mutfağın bir bölümünün kapatıldığı ve suyun gitmesi için açılan bir delikten oluşmuş bir yerdeydim.

22 yaşında bir insan için oldukça zorlu bir yaşamdı. Henüz giysilerimin bavulda olduğu o ilk gece de portatif pikabı kurup evden getirdiğim Long playlerden birini dinleyerek geçirmiştim evimdeki ilk gecemi. Albinoni- Adagio....

Garip bir tezatlıktı. Tezek kokularının arasında, tezeğin çokta fazla ısıtmadığı bir oda da Albinoni- Adagio yankılanıyordu.

Bir kaç gün içerisinde elimdeki parayla sevgili devletimizin verdiği muhteşem yollukla bazı gerekli eşyaları da aldığımda bir parça daha yaşanılır hale gelmişti.

National Geographic ile henüz tanışmayan yurdumda her gün bir belgesel niteliğindeydi. En çok örümceklere hayranlık duymuştum. Her şeyden önce ördükleri ağın muhteşemliğine hayrandım. Ve bir gün kitap okurken bir vızıltıyla kitap okumaya ara verdim. Cam kenarına ağını kurmuş örümceğin evine bir karasinek girmişti.

Çok kolaylıkla sineği kurtarabilirdim ama olup bitecekleri de merak ediyordum. Çünkü ağın en ucunda minicik bir örümcek hiç kıpırdamadan duruyordu. Kara sinek örümcekten çok daha büyük olmasına rağmen takılan ayağını ağdan kurtaramıyordu ve kendini kurtarmaya çabaladıkça ağa daha çok bulaşıyordu. Hemen her yeri ağla kaplandı ve vızıldamaya devam etti, ancak bir süre sonra yorulmuş olmalı ki sesi kesildi. İşte o anda inanılmaz bir şey oldu. Uzun zamandır sessizce ölü gibi duran örümcek hızla karasineğin üstüne atıldı. Vızıldamalar bir kez daha duyuldu ama nafile çabalardı artık. Sonunda vızıldamalar kesildikten sonra örümcek minik bir darbeyle karasineği ağdan attı.Pencerenin  pervazına düştüğü anda karasinek kurumuştu. Cam kenarlarında sinek ölüleriyle karşılaşırsanız bilin ki bir örümcek öz suyunu emdikten sonra atıvermiştir.

Yine kitap okuduğum bir gecede oturduğum sünger koltuğun garip bir sesle sarsıldığını hissettim. Bir yer oyuluyordu ve sarsılıyordum. Van deprem bölgesi olduğundan önce deprem oluyor sandım ama ayağa kalktığımda oturduğum sünger koltuğun hareket ettiğini görünce kaldırdım ve kocam bir fare ile gözgöze geldim. Kadınların fare görünce korkup avazı çıktığı kadar bağırdığı söylenir değil mi?. Gördüğüm fare de değildi üstelik kocaman bir şeydi ve birbirimize baktığımda sesim bile çıkmıyordu. Fare bana bakmayı bırakıp yerin altından bir yere saklandı ve bende kurtuluş olarak sünger koltuğu yerine koymaktan başka bir şey yapamadım. Tıkırtılar mutfağa doğru ilerlerken kapıyı kapattığımı hatırlıyorum. Bir süre sonra daha büyük seslerin arasında mutfak kısmında bir şeyler oluyordu ama ne olduğuna bakmaya hiç cesaret edemiyordum. Uzun bir süre sonra sessizlik hakim olunca mutfağa doğru gittiğimde mutfağın ortasında kocaman bir toprak parçası gördüm. Başımı bu toprak parçasının olduğu yerden yukarıya doğru kaldırdığımda gökyüzünde yıldızları görebiliyordum çünkü yine toprak olan tavan da yaklaşık 30 santim çapında bir delik oluşmuştu.

Fare kaçmayı kafasına koymuşsa bir yol kesinlikle bulur.

Ama emin olun bazı fareler sevimlidir. Banyo da ölü olarak bulduğum minik fareyi hiç unutmayacağım. Öylesine serilmişti yere, oysa zehir vs. de koymamıştım nasıl ölür bu hayvan diye etrafa baktığımda banyoya benzer kısmın duvar kenarında minik mantarlar gördüm. Zehirli olmalı ki bir minik fareyi öldürebildi. Urartulardan kalma evimde derken hiç abartmadığımdan emin olabilirsiniz. Urartu kalıntılarını gezerken yaşadığım yerle öylesine benzerlikler taşıyordu ki evin içinde kendiliğinden mantar bile yetişebiliyordu, üstelik zehirli.

Ancak en sevimsizleri kuşkusuz akreplerdi. Böyle eski evlerde bol akrep olduğunu söylemişti komşularım ama korkmamamı da tembih etmişlerdi, çünkü Van akrepleri zehirli olmazmış.

Entolomolji konusunda tez yazabilecek kadar geniş bir bilgiye sahip olmak üzereydim ki bu evden taşındım ama hala tüm hücrelerime sinmiş bazı alışkanlıklarımı üzerimden atabilmiş değilim.

Her an her yerden üzerine düşecek bir akrep korkusuyla yattığın yerde yorganı bir zırh gibi etrafına sararak hiç kıpırdamadan uyumak ve uyandığında üzerinde bir şey olabilir korkusuyla dikkatli bir şekilde uyanmak ani hareket etmemek gibi hastalıklı durumlar Kocaeli depremi esnasında yakama yapışmıştı.

Yere asla terliksiz ayak basmayan ben, o müthiş depremde önce duyduğum garip sesle bir kasırga çıkacak diye yataktan pencereleri kapatmak için kalktığım anda inanılmaz sarsıntıyla sendelerken terliklerimi giymeye çalışıyordum.

Kendi yaşam alanlarında istedikleri gibi yaşama hakkına sahip olan tüm canlılar söz konusu insan olduğu zaman çok acınacak durumdalar. Tüm insanlığın elleri bu anlamda kanlı. Hangi haklı gerekçeyle olsa da hepimiz canlıların ölümünden sorumluyuz.

Minik bir yarasa evimi ziyaret ettiği bir sırada ölümle tanışırken Cudi dağlarında onlarca hayvan bitki, böcek bir hiç uğruna katlediliyordu. Üstelik kimsenin de sesi çıkmıyordu bu katliama.

Bu dünya da insan olduğu sürece  adillikten asla söz edilmemeli...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.