18 Kasım 2015 Çarşamba

Listen to me Marlon



Birey olma süreci içerisinde kendimize rol-model aldığımız kişilerin varlıkları önem taşımaktadır.Hepimizin yaşamı içerisinde yakın çevremizden olduğu gibi kendimizce önemli gördüğümüz çok uzağımızdaki kişilerin de bu gelişim sürecimiz içerisinde önem taşıdığı başka bir gerçekliktir. Kuşkusuz birey olabilmemizde, doğru ve gerçekçi bakış açısı kazanmamızda sanatın tüm dalları olumlu etki yapan unsurlardan biridir. Doğal olarak sanatın içerisinde yer alan sanatçılar zaman zaman özellikle bu dönemlerde “idol” olarak karşımıza çıktığında, idolleştirdiğimiz kişilerin davranış biçimlerini, söylemlerini kullanmadığını söyleyebilecek kişiler azınlıktadır.

Marlon Brando benim idollerimden biridir.

Onun idolüm olmasında etken olan bana göre bir çok özellik vardır. Bu özelliklere geçmeden önce kişilerin birey olma serüveninde önem taşıyan kişilerin söylem ve davranışlarını abartarak neredeyse “alıntı” yaşam süren insanların da varlığını ortaya koymak gerekiyor. Müzikte bir eseri çok daha güzel hale getiren unsurların başında nüans geliyorsa ve nüansların doğru zamanda doğru biçimde kullanılması sayesinde esere anlam ve derinlik nasıl kazandırılıyorsa, aynı şekilde bu süreç içerisinde abartıya kaçışta kişinin kendisi olamaması sonucunu beraberinde getiriyor.

Kendisi olamayan bir çok insan ya da sanatçı var.

Marlon Brando kendi özel yaşantısıyla değil, izlediğim tüm filmlerindeki özgün karakterleri olağanüstü bir gerçeklikle aktarabildiği, her filminde insana ait farklı özellikleri son derece doğal ve akışkan bir biçimde ortaya koyduğu, kimseye benzemediği, yani alıntı bir yaşam sürmemesi sebebiyle benim idollerimden biri olmuştur.

20. yüzyılın en önemli sinema oyuncusu olarak gösterilen oyuncu 3 nisan 1924 tarihinde dünyaya gelmiş ve 1 temmuz 2004 tarihinde aramızdan ayrılmıştır.

Kendisine sadece oyuncu demek bence en büyük haksızlıklardan biri olur diye düşünüyorum. Dünya genelinde olup biten olumsuzluklara karşı duyarlılığının yanı sıra bu anlamda tepki koyabilen bir aktivisttir aynı zamanda.

Sanat kariyerine tiyatroyla başlamış olan oyuncu  New York'ta Lee Strassberg, Elia Kazan ve Emir Zahirovic'den senelerce oyunculuk dersi almasına rağmen sanat yaşamındaki gelişiminde en büyük etkiyi Stella Adler yaptığını aktarır bize.

Bir çok filmde gösterdiği olağanüstü performansla gerçekten sinema tarihinde güçlü karakterin ne denli önem taşıdığının en önemli göstergelerinden biridir. Sanat dünyasında özellikle sinema dünyasında yer aldığı tarihten itibaren alışagelmiş oyunculuk kalıplarının dışına çıkarak bana göre sinemanın gelişiminde en büyük katkıyı sağlayan oyunculardandır.

Kuşkusuz onun ünlenmesinde en büyük katkıyı yapan filmi 1951 yılında rol aldığı İhtiras Tramvayı adlı filmdir. Ancak bu filmden önce rol aldığı The Men ilk filmi olmasına rağmen gösterdiği performansla geleceğe adınının farklı bir şekilde yazılacağının ip uçlarını vermektedir.
Özellikle 1954 yılında çekilen Rıhtımlar Üzerinde filmindeki performansı da 20. Yüzyılın en güçlü oyuncusu olarak isimlendirilmesinde etken olan filmlerden bir tanesidir.

Genel olarak tüm dünya da tanınması The Godfather filmiyle gerçekleşmiş olmasına rağmen bana göre onu devleştiren bu filmdeki başarısından çok, filmin sonunda kazandığı Oscar heykelciğini ret etmesi ve buna gösterdiği nedenler olmuştur.

Evet bu büyük oyuncu 1973 yılında kendisine verilen Oscar ödülünü Kızılderililere karşı yapılan soykırımı ve katliamları, daha doğrusu yapılan çarpık siyaseti ortaya koymak adına kabul etmemiştir.Bu anlamda Oscar törenine gitmeyerek yerine Kızılderili  Sacheen Littlefeather aktör adına bir konuşma yapmak istemesine rağmen bu konuşmanın tam metni kendisine yaptırılmamıştır. Bir sürü engellemeye karşılık Littlefeather birkaç sözcük söylemeyi başarmış olsa da Brando’nun  basına yansıyan bildirisinde çok daha fazla şeyler vardır.

“200 yıl boyunca toprağı, yaşamı, ailesi ve özgür olma hakkı için savaşan yerli halka şöyle dedik:

‘İndir silahını arkadaş, gel beraber oturalım. İndirirsen eğer silahını arkadaş, barıştan söz ederiz senle, anlaşırız senin hayrına.’

Silahlarını indirdiklerinde ise onları katlettik. Onlara yalan söyledik.

Onları topraklarından koparmak için kandırdık. Hiçbir zaman sadık kalmadığımız ve adına antlaşma dediğimiz o kağıtları zorla imzalasınlar diye onları açlığa mahkûm ettik.

Ve onları, yalnızca yaşamın anımsayabileceği kadar uzun bir süredir yaşam vermiş bu kıtada dilencilere döndürdük. Ve tarihi nasıl yorumlarsanız yorumlayın, ne kadar çarpıtırsanız çarpıtın: biz doğru davranmadık.

Ne dürüst olduk ne de adil davrandık.

Onlara ne haklarını iade etmek zorundaydık ne de antlaşmalarımıza sadık kalmak.

Çünkü gücümüzün üstünlüğü bize diğerlerinin haklarına saldırma, mallarını gaspetme, yalnızca yaşamlarını ve özgürlüklerini savunmaya çalışırken yaşamlarını ellerinden alma hakkını sağlıyordu.

Onların erdemleri suça dönüşürken bizim ahlaksızlıklarımız erdem oluyordu!

Fakat bu sapkınlığın ulaşamayacağı bir şey var; o da tarihin büyük hükmü. Emin olun tarih bizi yargılayacaktır.

Ama umurumuzda mı?

Bu nasıl bir ahlaki şizofrenidir ki tüm dünyanın işitmesi için ulusumuzun en tepesindeki sesle ciğerlerimiz patlayana kadar taahhütlerimizi yerine getirdiğimizi haykırırız da, tarihin tüm sayfaları ve Amerikan yerlilerinin son yüzyıl boyunca geçirdiği tüm o aç, susuz günler ve geceler bu sesin dediklerinin tam tersini söyler. 

Görülen o ki bu bizim ülkede ‘komşunu sev’ ilkesi ve bu ilkeye saygı artık işlemez hale gelmiş ve tüm yaptığımız, gücümüzle yapmayı başarabildiğimiz ancak ve ancak, dost da olsa düşman da, yeni doğan ülkelerin umutlarını yok edecek şekilde onlara bizim insancıl, uygar olmadığımızı ve sözümüzü tutmadığımızı göstermek olmuştur.

Belki de şu anda kendi kendinize, ‘hay aksi şimdi bunun akademi ödülleri ile ne ilgisi var canım‘ diyorsunuz.

‘Bu kadın burada ne arıyor, hem akşamımızı berbat etti hem de bizi ilgilendirmeyen konularla yaşamlarımıza girdi, üstelik umurumuzda bile değil.‘

Sanırım bu sorulmamış soruların cevabı, sinema dünyasının da en az diğerleri kadar Kızılderilileri küçük düşürmekle, onları vahşi, düşmanca ve kötü göstererek karakterleriyle alay etmekle sorumlu olmasında yatıyor.

Bu dünya çocukların büyümesi için zaten yeteri kadar zor.

Kızılderili çocuğu televizyon izlerken film de izler ve soyunu filmlerde anlatıldığı gibi görünce o zihinlerin nasıl zedelendiğini bilmemiz mümkün değildir.

Geçenlerde bu durumu düzeltecek bir kaç sendeleyen adım atıldı ancak, çok az ve çok aksak.

Öyle ki bu mesleğin bir üyesi olarak, bir birleşik devletler yurttaşı olarak bu gece bu ödülü kabul etmek içimden gelmedi. Bu ülkede şu anda ödül almak ya da vermek, Amerikan yerlilerinin durumları önemli oranda düzeltilmediği sürece uygun değildir.

Eğer kardeşimizden sorumlu olamıyorsak en azından onların celladı da olmayalım.

Bu gece doğrudan sizinle konuşuyor olabilirdim ancak ırmaklar aktıkça ve otlar büyüdükçe onursuz kalmaya devam edecek bir barışın kurulmasını engelleyebilmek için elimden gelen yardımı yapmakla daha yararlı olabileceğimi hissettim.

Ümit ederim ki şu anda dinleyenler bunu kabalık olarak addetmez ve bu toprakların üzerinde tüm insanların özgür ve bağımsız kalma hakkı olduğuna inandığımızı söylemeye hakkımız olup olmadığı gibi önemli bir konuda dikkati çekmek için yapılmış samimi bir çaba olarak görürler.”

Gerçekten tamamiyle inandığı gibi yaşamak isteyen , inandığı değerlerle var olduğunu ortaya koyabilen, riski göze alabilen, kendine özgü, alıntı yaşamı olmayan müthiş bir insanın inanılmaz ifadesidir bunlar.




Benim için ,çok fazla konuşulmasa da hatta Marlon Brando oynamamış olsa çok fazla önemi yok diye adlandırılan The Men filmi gerçekten önemli filmlerinden biridir. 2. Dünya savaşında ciddi bir şekilde yaralanmış bir askeri canlandırdığı bu filmde, onun gerçekten böyle bir savaşta yaralanmış ve bacaklarını artık kullanamayan bir asker olarak algılarsınız. Tüm mesele artık bacaklarını kullanıp kullanamama meselesi de değildir. Erkek dünyasında odak noktası olduğu kabul edilen bir olgu olarak cinselliğin de bu koşullarda olumsuz hale gelmesi sebebiyle, duyulan sancı ve yıkımı Marlon Brando’nun tüm hücrelerinde görebilirsiniz. Hatta öyle ileri bir boyuta taşır ki; üzerinde sayfalar dolusu yazı yazabileceğiniz bir düşüncenin girdabında kaybolmuş  gibi hissedersiniz.



Belki de en fazla konuşulan filmlerinden biri de Paris’te Son Tango’dur. Aslına bakarsanız filmden önce kitabını okumakta fayda vardır. Bir kitabın aslının asla çekilemeyeceğinin kanıtı gibidir film.Bazen kitap çok daha üstün gelir filmden ya da tam tersi. Bu filmde ise Marlon Brando’nun usta oyunculuğu karşısında filmin kitabın çok daha ötesine geçtiğini bizlere kolaylıkla gösterebilir. Dönemin koşullarında belki bu dönemde de sınırları zorlayan bir film gibi algılansa da filme salt cinsellik olgusuyla bakılmayacağını ve Marlon Brando’nun usta oyunuyla derinlerde yatan felseyi yakalayabildiğin de asla unutulmayacak filmlerden biri olduğu gerçeğini ortaya koyar.

Ancak söz konusu Marlon Brando olduğu zaman aklıma gelen ilk film kuşkusuz  Apocalypse Now yani Kıyamettir.




Alıştığımız Vietnam Savaşı konulu filmlerde o döneme kadar başarılı, haklı ve madur durumdaki Amerikan askerlerinin konumunu anlatmak yerine savaşın dehşetini, insan üzerindeki etkilerini ilk kez bu denli derinlikli bir biçimde aktaran film olması kadar filmde kullanılan müzikler, filmde kullanılan sürrealist özellikler ve gerçekten yine inanılmaz bir rol yeteneğiyle savaşın ve savaşın etkisini fotoğraflarla değil, bizzat yanıbaşımızda ta içimizde hissetmemize olanak tanıyan Marlon Brando’nun varlığıyla bugün dahi gözlerimizi kapattığımızda onca fotoğrafçının fotoğrafları yerine Marlon Brando’nun yüzündeki ifadeleri görebileceğimiz müthiş bir filmdir.

Ve  Stevan Riley yönetiminde Listen to me Marlon adlı belgesel yapım bu dahi oyuncunun yaşamına doğru bir ışık açarken, belgesel yapımında da yeni bir çığır açmış gibi gözükmekte.

İzlenmesi, bir kez daha izlenmesi ve sonra aralıklarla bir daha izlenmesi gereken bir baş yapıt…






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.