29 Aralık 2015 Salı

Eduardo Galeano ve bir yılın ardından



Bu yılı kapatmak üzereyken, her zaman rüya gören insanları kıskanan biri olarak Eduardo Galeano'nun  Helena'nın Rüyaları adlı kitabının sayfalarını diğer kitapları gibi büyük bir heyecan,tebessüm ve keyifle çevirirken farkında olmadan aklıma bir soru takılıveriyor.

Tamam, kendi ülkesi de oldukça çalkantılı bir serüvenden geçmiş ama eğer Türkiye'de yaşıyor olsaydı ve Türkiye'nin bilinen tarihinin ötesinde bilinmeyenleri ortaya koymak isteseydi neler yazardı?

Ya da geçmişi bir kenara koyarak bu günleri not düşmek isteseydi yetişebilir miydi?

Onun kitaplarındaki tarihi bilgiler pek alışık olduğumuz tarih anlayışı değildir.Kendi cümleleriyle belirttiği gibi, her şeyi çok çabuk unutabilen insan hafızasına ansiklopedik bir bilgi aktarımı gibi olmadığından son derece önemli bir yazar olmasının dışında önemli bir misyonu da üstlenmiş bir kişidir.

"Hafıza beni çok ilgilendiriyor. Ama müze gezmek gibi değil, yani, o eski sakin geçmişin pasif ve estetik vizyonu beni ilgilendirmiyor. Beni yaşanan tarih, o anılar ilgilendiriyor. Geçmişi bugünden kurtarmak, gelecek günlere doğru, geleceğe doğru bakmak..."

Farkında olmadan ya da isteyerek edindiği misyon sebebiyle tüm kitaplarında farklı bir tat alırken yine onun cümleleriyle ne denli büyük bir iş başarmış olduğunu görmekteyiz de.

"İnanıyorum ki, amnezya bizim durumuzda, yani Latin Amerika’da bir çok örnekte, hatta dünyada, bu bir olgu. Amnezyanın öyle bir etkisi var ki, bizi bugünkü yolumuzda yürümekte zorluyor. Çünkü amnezya, sadece gücün sesini hatırlamamıza yol açıyor, bu sesler hayatı zorlaştıran sesler. Bu tip anılar, kadınlar mesela resmi tarihte yoklar. Daha doğru söylemek gerekirse, varsınız da sadece bir aksesuar olarak, Procer’in gölgesi gibi, kendini kahraman erkeğe adamış kadınlar, ama hiç bir zaman ilk planda değiller ki aslında olmaları gereken yer orası, gerek insanlığın tarihinde gerekse hayatın bütün alanlarında. 

Aynı şey küçümsenen ırklar, siyahlar ve yerlilerle ilgili olagelmiş. Onların anıları, sadece bir renkli bir folklor unsuru olarak görülmüş, hiç bir zaman ciddiye alınmadan.
Mesela Amerikalar için, başlangıçtan beri koloniyal hayatın utanç verici anıları reddedilmiştir. Bütün koloniyal tarih bitmek bilmeyen başkaldırışları anlatır. Resmi tarih, gerçek tarihi unutmayı seçmiş. Aynı şey askeri tarih için de geçerli. Onların hikâyeleri de, hep kılıçlarını kaldırmış kahramanlar, ölmeden önce inanılmayacak kadar uzun sözler söyleyerek, daima yeni kuru temizlemeden çıkmış üniformaları ve göğüslerinde sayısız madalyalar taşıyanlarla dolu. Halbuki gerçek tarihte, sivillerin tarihinde bir çok başka zorluk var. Resmi tarih aynı zamanda zenginlerin tarihidir, çünkü onlar bu hakkı taşırlar, bir miras olarak kalmıştır, çünkü tarih bu hakkın bir parçasıdır."

Eduardo Galeano'nun bu son derece önemli özelliğini diğer kitaplarına doğru göz atarken bir kez daha duyumsuyorum ama beynimin kıvrımlarında dolaşmaya ısrarla devam eden sorular sebebiyle okuduğum Helena'nın Rüyaları adlı kitabı bir kenara koyup kendime güzel bir kahve yapmak için mutfağa gidiyorum.

Kahvenin cızırdayarak kabaran yükselişini izlerken,24 saat içerisinde her saniye de son derece önemli olayların, acıların yaşandığı bir ülkede yaşamak zorunda kalsaydı zaman kendisine yeter miydi acaba? diye düşünmeye başlıyorum.

Cevabını asla veremeyeceğim bir soru ancak bildiğim tek gerçek günlerin inanılmaz derece de sancılı geçtiği ülkemiz de yaşamayı bir kenara bırakın, nefes alışımızın bile neredeyse olanaksız hale geldiği, hemen her gün duyduğumuz acılarla, anlamsızlıklarla, saçmalıklarla kalbimizin sıkıştığı bu coğrafyanın bir insanı olarak insani bir çok değeri kaybetmek üzere olduğumuz gerçeği içimi yakmakta.

Yitirilen şeylerin sayısı nicel olarak arttığında nitel bozulmaya uğrayan ruhlarımız onarılmaz yaralar almış durumdayken gelecek yeni yıldan umutlu olmak akıllıca olabilir mi?

Koskoca bir yıl hatırladıklarımla aklıma bir bir gelirken acılar hanesinin daha ağır bastığı ülkemizde postmodern çağın çarpık düşüncesine bir karşı duruş sergileyen Galeano'nun her cümlesi bir kez daha önem kazanıyor doğal olarak.Anlamsız bir tarih bilinciyle bizlere sunulmuş tüm gerçeklerin arasında çoğunlukla katı ve çirkin yüzlerini gördüğümüz insanların arasından daha farklı düşünen ve davranan kişilerin de varlığını ortaya koyan Galeano ister istemez umudu da hissetmemi sağlıyor. Onun dünya tarihinden verdiği yazılmamış tarih örneklerinden yararlanarak kendi  toprağımızda yaşanan -az da olsa doğruları ve güzellikleri konuşmaya fırsat bulamamamız nedeniyle- farkında olmadan kendi ipimizi çektiğimizi düşünmeye başladığımı hissediyorum kahvemi yudumlarken...

O zaman Galeano ya daha sıkı sarılmanın zamanı.

3 Eylül 1940, Montevideo-Uruguay' da dünyaya gelen yazar ne yazık ki 13 Nisan 2015 tarihinde aramızdan ayrıldı.

Bu tarihe kadar sayısız kitaplar yazan  yazarın başlıca eserleri şunlardır;

Aynalar
Latin Amerikanın Kesik Damarları
Gölgede ve Güneşte Futbol
Ve Günler Yürümeye Başladı
Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri
Papağanın Diriliş Öyküsü
Biz Hayır Diyoruz
Kucaklaşmanın Kitabı
Söz Mezbahası
Helena'nın Rüyaları
Zamanın Ağızları
Tepetaklak
Yürüyen Kelimeler
Ateş anıları- 3 Cilt

Orta sınıf Katolik bir ailede doğmuş olan yazar çocukluğunda futbol oyuncusu olmak istemiştir. Bu isteği gerçekleşmemiş olmasına rağmen "Gölgede ve Güneşte Futbol" adlı kitabı futbola duyduğu sevginin yanında bu sporla ilgili o kadar farklı yanları da ortaya koyuyor ki futbola hiç ilgisi olmayan biri olarak bu kitabını da zevkle okuduğumu itiraf etmeliyim. Bu kitabında kullandığı bir cümle benim için kitabın özetidir;

"Bir çok insanın ona inanmasıyla ve entellektüellerin ona kuşkuyla yaklaşmasıyla ölümsüz ve mutlak bir varlık gibidir bu oyun."

Gençliğinde bir çok işte çalıp 14 yaşında ilk politik çizgi romanını, Sosyalist Parti'nin haftalık yayın organı El Sol'a satmıştır.

Yayın hayatına gazeteci olarak başlayan Galeano'nun hayatı sürgünlerle geçmiş olmasına rağmen sonunda ülkesine yerleşerek ölümüne kadar Uruguay'da kalmıştır.

Kitaplarının dışında bir çok söyleşi programıyla da doğruları ifade etmekten kaçınmayan Galeano'nun gerek söyleşilerinde, gerekse yazılarında ifade ettiği her şey dünyanın neresinde olursanız olun aynı doğru etkiyi verir.

"Peki ya görünmez kafesler? Korkunun tutsaklarından hangi resmî raporda ya da muhalefet bildirisinde bahsedilir? İşini kaybetme korkusu, iş bulamama korkusu, konuşma korkusu, dinleme korkusu, okuma korkusu. Sessizlik ülkesinde, sırf bakışlarındaki ışıltı yüzünden bir insan kendini toplama kampında bulabilir. Bir memuru işten çıkarmaya gerek yoktur; yargı kararı olmaksızın işten atılabileceğini ve kimsenin ona asla iş vermeyeceğini bilmesi yeterlidir. Her vatandaş bizzat kendi davranış ve sözlerini sansürleyen bir mekanizmaya dönüştüğü anda sansür, gerçeğe karşı zafer kazanmış demektir."

Zaman zaman içine düştüğümüz durumlarda  klavyenin arkasına sığınarak birbirimizi eleştirdiğimiz bir çok olayda bizleri bu duruma düşürenler bu gerçekten beslenmiyorlar mı?

Latin Amerika'nın bu usta yazarı her anlamda dünyanın her tarafında neden-sonuç ilişkisi bağlamında bir sosyolog gibi sorunları analiz ederken dudağımızın kenarına  minik bir tebessümü de kondurmayı ihmal etmez.

"Ben yakın zamanda kaybettiğimiz bir güzel Amerikalı şair gibi düşünüyorum. Demişti ki “dünya davranışlardan değil, hikâyelerden oluşur.” Eğer bir insan, hayatın elektriğine sahip olan hikâyeler anlatıyorsa, gizemle, o kişi zaten dünyayı anlatıyordur. Dünya bu zaten, ufak notlardan oluşuyor. Ben dünyanın portresinin sadece evrensel bir büyüklüğü resmeden, kocaman bir Show gibi algılanan bir portre olduğuna katılmıyorum. O büyüklük aslında küçük şeylerde gizli, günlük hayatta. Bazen onlar sıradan ve saf görünüyorlar ama içlerinde hep bir şey saklı, gizli ama kurtarılmaya, gün ışığına çıkartılmaya değen şeyler bunlar."

Gün ışığına çıkarılacak hikayelere sarılma zamanı...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz.

Yorumunuz incelendikten sonra en kısa sürede yayınlanacaktır.